Archives for category: Genel

Ben: var mı yok mu?: Hatırlayacağım!

“Bu da benim için benden olsun” demeyi ya hiç bilmiyorum ya da unuttum bayadır. Demek diyorum ya eylemek. Kendimi tanımamanın verdiği birşey belki de bu. Kendimi, ne istediğimi, ne yaptığımı bilmiyorum sadece anın geçişi seyrettiğim oluyor. Başka canlılar ve başka insanlarla yaşamaktan mı geliyor bilmiyorum. Sadece kafam çok karışık: ben, benim neresindeyim?

Kendime bile yemek hazırlamaya üşenirken, o canlarımın birgün akşamdan hazırlanmış olur yemekleri. Vefakar cefakar atıflarla büyütülmek, rollerle dayatılmaktan mı geliyor bu patriyarkal bir vazgeçişlik? İstediğim bir boyayı bile sürekli ertelemiş olmanın başka anlamı nedir? Ya da bir şeyi almak isterken yok yok olmaz, çocuklara şu lazımdı ya da çocuklar için bunu yaparız gerek yok diyip kaçkere “hayalden” vazgeçme olmadı mı? kendini unutma sakın yasemin cümlesiyle irkildim en son, sevgili ‘nur’um… irkildim çünkü başka göz de gördü dedim o an: beni, benden içeri diğer beni?!

Nasıl, nerede, ne vakit olacak bilmiyorum ama bu içe dönüş şeysi biraz uzak benden ya da ben içe dönemiyorum, biraz burkulsam bile olamıyor, olduramıyorum. Hep bi şey var… o şey hep var… durrr, onu yapmalıydım?: evet burada, çoğu insanın istediği hayatı yaşıyor olabilirim, değer bilmez bir varlık olarak görülebilirim, kendinden uzak/kendini bilmez haldeyken önemli mi bu? Size gelen bir mesaj son derece mutlu edip, olduğunuz zaman ve mekandan sizi soyutlayabiliyorsa eğer, yaşadığım(ız) hayat akışkanlığıyla beni de “kaydırıyorsa”? Ne adımlar, ne çözümleyişler, ne çözümler, ne bulmalar, geri düşüşler onlar bunlar: patriyarkal sayıltıdan ibaret olsaymış keşke. Ben bu kendimi arkaplana atma olayında, içine doğduğum ve içine sıçtığım patriyarkal toplumdan, paternalizm kalesi aileden, sevgi ve aşk ile kutsadığım(ız) ilişkilerden, kaybedip kaybedip geri kazandığımız özgüvenden, ne istediğinden ziyade ne bok olursan saygıdeğer olursun kafasından kurtulamayışımdan dolayı olduğuna inanıyorum. Öldürülen hayal gücümden fısıltılar çıkıyor sadece; çığlığa dönüşmesini istediğim…

Derin nefes al: ver: al: ver…

Biraz uyu, gece yarısı çünkü keçiyi çişe götürmen gerekecek!

*** bakıma ihtiyaç duyan bir canlı ile yaşamak ***

Bu gece benden bu kadar olsun,

Bir iç-döküş dinlediğiniz saygıdeğer blog okuyucuları, patilerle kutsanmış ve korunmuş halde sevgiyle öperim! :*

1


 

ikinci iç döküşten:

288ec9d9f02dab9878e57de4611816fd.jpg

Avradinovart

Tüm geçmişin kırgınlıklarına, “şifa” niyetine.


“Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun. Lazım olursa açar okursun. Olmazsa da olsun, bir zararı yok burada dursun.
Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun!
Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dursun. Olur ya biri eline alır okşar, biri alnından öper. Az unutursun.
Buraya tabiatı koydum. Ağaçları, suyu, ovayı, dağı. Onlar bizim kardeşimiz, çok canın sıkılırsa arada onlarla konuşursun.
Buraya, küçük mutlu güneşler koydum. Günlerimiz karanlık ve çok soğuyor bazı akşamlar, ısınırsın.
Buraya, bir inanç bir inat koydum. Tut ki unuttun, tekrar bak, o inat neyse sen osun.
Buraya yolun yokuşunu koydum. Bildiğim için yokuşu. Zorlanırsa nefesin, unutma, ciğer kendini en çabuk onaran organ, valla bak, aklında bulunsun.
Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak gibi görünüyor, ama kimbilir, birazdan uzanıp dokunursun.
Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak; sen şahane bir okursun. Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun. N’olcak ki, bırak patronlar seni kovsun!
Burada bir tutam sabır var. Kendiminkinden kopardım bir parça, (bende çok boldur) lazım oldukça ya sabır ya sabır, dokunursun.
Burada güzel çaylar var. Bu aralar senin için çok önemli. Bitki çayları, kış çayları, şuruplar, kompostolar. Demlersin, maksat midene dostluk olsun.
Şuraya Youtube’dan müzikler, Bach dinle filan, koydum. Ama müzik konusunda sen benden daha iyisin, koklayıp buluyorsun.
Buraya bir silkintiotu koydum. Kırk dert bir arada canına yandığım, kırkına birden deva olsun.”

(Birhan keskin, fakir kene icinde, Kargo, s. 8-9)

Reklamlar

Orada-Biryerde: “Varız”- Bir dokunuşun dostluğa dönmesi

Beni yaralarımdan öpmeyi eksik etmeyen can-ım’a , fatoş’uma…

Estes, kurtlarla koşan kadınlar’da demiş ya (ben de o sayfaya sarı ççek koymuşum), “hepimiz, “ben aslında neyim? Burada işim ne? sorusuyla işe başlarız” (119) diye bu soruları kaçtır kendimize sormuyor muyuz? Kimiz, neredeyiz, nerede olmalıyız, kim olmalıyız, kimleyiz, kimlerle olmak isteriz, bu hayatın içine sıçayım derken bulmuyor muyuz kendimizi…

4

Ben seni nerde buldum, biliyorsun: sanayinin, anayola yakın bir dükkanının ikinci katında sekreterlikten bozma her işi yaptırılmak için alınan bir işçinin, bilgisayar kaçamağında. Feminist politika okunmuş, anaaaa bu kim la, ben miyim yoksa: beni mi yazmış, aaa dur bi bakayım denir ve fb’a yazılır, bulunur ve uzunca bir mesaj yazılır: o sen misin? Sen isen ne güzel yazmışsın falan… Hop güzel bir arkadaşlık başlar: hey-e-can ile…

Sana, kentin kenarı, kenarın otoyol yanından sesleniyorum ey kadın: sanayiden. İlk önce şaka sanmıştın, nerden bilebilirdin ki çocukluktan gençliğe her boy atışımda sanayinin izinin olduğunu. Bana oradan ver bakalım 11 anahtarı, hoşgeldin kadın varoşumdaki varoluşsal sorunlarıma ya da sorunsallaştırmamın varoluşuna. Eee kenardan kurtulup merkeze çekilmenin, merkezde de kenarın “sosyolojik” analizini yapmayak mi?

Seni seviyorum, fatoşum. Tüm yıkımlarıma tanık etmişliğini, fatoş nasıl olacak bu işler isyanlarımı, başıma gelen iyi kötü tüm deneyimlerimde “çıkış” yolu arayan sendeleyen o kadına kocaman elini uzatışını nasıl unutabilirim. Kendini bu kadar dövme, yeter demenin üzerinden kaç yıl, kaç saat geçti: değişmedik (not birkaç kere de sana ben söyledim bunu, değişen birazcık bu 🙂 ).

phoebe-1.png

İlk buluşmamız, İstanbul’a denk düşer: sana bana, yüreklerimizin buluşmasına. Sarhoş deli kadın saçmalıklarımla, herşeyi mahvetmiş halimle karşındaydım: bir de yağmurda ıslanmış. Sarılışımız, asla bırakma deyişimdi belki de. Kızkardeşleştirdiğim birçok öykümden yenik çıkmıştım: neden böyle olur be gülüm: feminist kızkardeşlikte yara almayan var mıdır? İktidarı, erkekliği, dostluğu, kadınlığı, ilişkilerimizi sorgularken aynı boku yiyişimiz ve sonrasında kocaman kafese tıkılmamız, feministliğimizden dostluğumuza herşeyimizin çıplakça uluorta serilmesi ve yüksekhakim feministlerce yargılanmamız. Bu haldeydim karşındayken. Tüm ilişkilerimi silmiş, restleşmiş halde. Sen ise dinledin (burada sen onlar yapmıyorum, o dönem hissettiklerimi söylüyorum), sen dinledikçe ben dillendim, dillendikçe öyküm kızgınlığını yitirdi, softlaştı: ben de softlaşmıştım. Kollektif yaşamayı beceremediğini ve kurduğu bağları koparan/kopmasını engelleyemeyen ya da bunu da yapamadığını söyleyen biri. O bendim: nasıl geldim nasıl gittim, istanbul’da noldu: inan bilmiyorum. Sadece seni, senin evini, 8mart’ı hatırlıyorum: kendimi bırakmışım biryerlerde. Hayalet anlardan, biraz daha iyi anlara: Hatırlarsın, bilirim: veganfeminist kampta ikinci buluşmamızı. Orada yaşadıklarımızı, senle kurduğum bağın güçlendiğini, seni çok sevdiklerimle buluştururken aaaa bahsettiğim fatoşşşş işteee diye haykırışımı: sen, tatlı kaduuun oradaydın. Muğla’da da buluşmuştuk,  kamp deneyimimiz olmadı deme, gerçi çadırını benle paylaşmadın ama neyde :p yaşadığımız o talihsiz olayda, parmakların ucunda gösterilişimiz ve yeniden biz kimiz ve burada ne işimiz var deyişimizi, bakışımızı, birbirimize dokunuşumuzu nasıl unuturum. Nasıl unuturm fatoş’um, bir dayanışmanın sadece kelimeyle olmadığını: ağlayan gözlerle sarılmayı, daha güçlü olmalıyız demeyi ve maalesef burada da!!! Bu gerekliymiş dokunuşunu. Aynı düşünceye sahip olduğunu söyleyen kalabalık içinde yapayalnızdım, sanırım sen de öyleydin: bulduk birbirimizi. Eylemenin kıymetliliği ile sana selamlar canım! Kişisel bağlardan öte olaya bakarak konuşmanın önemini bir daha gördüm senle. Senle ilişkimde. Bırak alasennn yeter demeyi de öğrendim.

2

Neyse canımın içi, geldik yerleştik bir köye. Anca gelmiştik, derleyip toplayamadığımız bir hayatımız vardı, nasıl toplanır da bilemem mi? sen buradaydın, tüm mahcubiyetimle karşındaydım ben ise. Daha güzel karşılamanın umuduyla yaşarken, onu yapamamanın mahcubiyeti: oysa şimdi çok renkliyiz, derlendi toplandı biraz daha ortalık. Köpekler fena tatlı. Söz ekşi maya ekmek de yapıcam J

Çapa yapmayı bile beceremiyorum ben fatoş, yetişemiyorum bitmiyor olmuyor diye haykırıyordum o zaman da karşında. Ayol, hep bi isyan halindeymişim (hala gitmiiicem psikiyatra 🙂 ). Sen ise bu kadar yeri sen ve talat nasıl yapacaksınız ki zaten, çok büyük dediğinde taa gözlerinin içine bakıyordum. Öyle mi?: büyük mü, bende sorun yok yani. Ah canım, nerden bilesin ki, onun benim nerdeyse ilk deneyimim olduğunu. O büyümeyecek denile domateslerden, salçayı yedin. Ne de mutlu oldum J

Senle biraz daha da büyüdüm (büyümek ise yaşamı öğrenmek), büyüdüm ki cesaret edebildim. Bir arkadaş, bir can, bir yol-arkadaşı, bir herbişşiii olmak bu olsa gerek. Senle birlikte güzel arkadaşlıkların uzun yıllar devam edebileceğini, aaa bunu derken bunu mu demek istedi acaba sorgusunu yapmamanın keyfini yaşadım. Senle birçok deneyimin yaraladığı bedenin, yaralarını sarmasını öğrendim. Kendini dövmenin, zihnini bulanıklaştırmanın…. bu cana ne çok acı verdiğini … bizim sadece bu canımız, yüreğimiz, zihnimiz varken, bu “kana” bulandırma neden? Değil mi?

1

Sana, senle olan arkadaşlığıma o kadar kıymet veriyorum ki, ne çok şey varken yazılacak yaazmıyorum: uzun zaman sonra geçebildim pc başına. Yapamıyorum, kelimeler boğuyor beni. İnsanlar gibi.. kaçıyorum katlanamıyorum fatoş’um. Heryerde, her adımımda, her konuşmamda sanki yok ediyormuşum gibi geliyor herşeyi. Krurtaramıyorum yanıbaşımdaki hayvanları bile. Elim değmiyor, hiçbir soruna. Korkuyorum daha çok. Kendimi ilk geldiğimde bu küçücük odaya hapsediyor, çıkmıyordum evden, tekrar ona dönmekten korkuyorum. Oysa senle konuşunca, sesin sesime değdiğinde ağacı griliğinden çıkarıp yeşile boyayabiliyorum. Ama fatoş’um bir bilsen, melankoli çağırıyor sanki beni hep. Sema kaygusuz’un kitabını okuyorum hala: yüzünde bir yer. Oradaki gibi olsa keşke: “belleğin, kısa süreliğine de olsa apak, lekesiz; melankolin geçersiz” (95).

Canımın içi, hayatın zorluğunu elbette biliyorum, burada yaşamın güzelliklerine varıyorum ancak bahsettiğim şey ise herseyin ve herkesin herşeyleştiği bir durumdan, senin sesinle uyanmam. Oradasın, biliyorum. Dokunuyorum dokunuyorsun: senle tanışmanın tüm güzelliğine eriştim. Seni öyle çok seviyorum ki…

Zihnimin aklaştığı vakitlerde o kadar iyiyim ki, rengarenk oluyorum burada. Günaydınnnnlaşmam köpeklerle herşeyim olabiliyor, sevgilim de öyle… ama bilirsin özlem bambaşka. Seni özlüyorum, kocaman sarılıyorum sana.

Bana, iktidarsız bir arkadaşlığın tüm hallerini gösterdiğin ve bunu benle paylaştığın için çok teşekkür ederim. İyi ki varsın. İyi ki!

Ben artık çekileyim kenarıma.

Kenarımdan dökülenler ve tüm merkezkaç kuvvetimle seslendim sana, sesin sesime sevgin sevgime değdi. Hep birlikte, bambaşka dünyalarının mümkünlüğüne inanarak yaşayalım. Aşkitom ❤

6

görseller: Phoebe Wahl (http://www.phoebewahl.com/ )

 

Köy ve Köylülüğün Dışı-İçi: Bir Deneyim Daha.

Sevgili Efsun’a

14391856608_b2a6a509af_bKöyde yaşamaya başladığımından beri sadece kendime değil başkalarının da bana sorduğu “aynı” sorular ile karşılaştım. Ne çok ben-den var: benden öte benden içeri diyerek başlıyorum bu blog yazısına.

Geçen yıl tanıştık Talat ile (kendisi başta gönlümün sonra da devletin onayladığı “koca”mdır). İzmirlililer bilir bitpazarını, ikimizin de o dönem çok sevdiği bir insan buluşturdu bu yolu. Derken ben İzmirden ayrıldım birkaçy aylığına, o ara netten konuşmaya başladık. Evlensek ya biz dedim, böyle yaşamı “çok daha rahat” kurabileceğimizi düşünerek, “tamam, evlenenelim” cevabıyla kalakaldım: evlendik J (evliliğe dair tartışmaları başka bölümde yapalım canlar J )

Geçen yıl Mayıs ayında, babasının işlediği toprağa domates fideleri diktik, öncesinde damlasulama hortumlarını da çektik. Öncesinde birkaç kez toprağa değimiş bu eller, şimdi toprağı ufalıyor, kazıyor, dokunuyor, hissediyordu. Bu aralıklarla dik denilen fideleri, asla o aralıklarla dikmedim. Gözüme küçük görünen fidelerin, o denli kocaman domates sandığı olacağını nerden bilebilirdim ki. Talat’ı dinlemeye o gün başladım sanırım (Gülüyorum-hep). Küçük bir bahçe yapmaya karar vermiştik biz, kendi yiyeceğimizi çıkartalım diye, o küçük bahçe bana büyük geldi, çapalamak, sulamak, dikmek, biçmek derken tüm yaz “köylünün diline” düştüm: “Ot ilacı atsana kızım”, “bu gelin de çapa yapıyor sürekli”, “oğlum gübresiz nasıl olcak bu işler”… Yine bir gün çapa yaparken (kocakoca erkeklerin traktör sürüp kadınların minik çapalarla toprak işlediği eril-köy burası, söylemeye gerek duymadıydım oysa), Talat bana döner ve söyle(ni)r: “bu köyde sadece ben varım çapa yapan “erkek” olarak”. Herşeyi bırakıp gülmeye başladım- ki uyanışımızın herkesin bize gelip geçerken bakmasıyla oldu. Bize garip gelmeyen olay, onlara garip geliyordu: kaıdnlık-erkeklik sınanmaları…

Bir ekovegan bahçe yaptık, domateslerini, biberlerini, lahanalarını vs yedik, köylü yedi, siz yediniz: “ooo pek lezzetli olmuş”, “hayvan gübresi de mi koymadınız”… Koymadık, alternatif olarak sunulan şeyleri denedik, çokca zorlandık elbette. Mini mini fideler, sürekli köye gidip geldiğimizden çok susuz kaldılar (ilk yerleşme durumumuz doğrudan olmadı, düğün dernek şu bu derken köydeki sürekliliğimiz kesintilere uğradıydı) ve ağlaya ağlaya sorup duruyordum: “ölceekllerr mi  bunlarrr sevgilim?”, “iyi bakamadık”, “beceremiyorum ben”, “offff n’apcazzzz kiii”… Daha neler neler! Talat’ın sakin ve özgüvenli yapısı, beni rahatllattı: itiraf ediyorum. Yoksa ilk çekip gidişim o olacaktı (şaka şaka: daha önce gidiyorum laynnn ben diyelm kaç on’lar olmuştu). Benim gibi götünüz zora gelince kaçan, kafası dağınık, mutlu olmaktan ise mutsuzluk var- ben onu seçerim diyen melankolik, herşeye bulaşıp birşeyi tamamlayamayan, aaa bu güzelmiş yapılır diyip bilgisayarını-telefonununu dünya kadar görselle doldurup bir çiçek saksısı bile yapmayan, kitap okuyooom ben- tezimi de yazamıyorum zaten, hayat da çok boktan ama ben biliyorum kurtuluş gündelik hayatta diyip de “taşın altına elini koymayan” bir yasemin iseniz bu hayat size de çok zor gelecektir: ama atlattım –şaka laaa, nereye. Ayın belli dönemlerinde (regliye bağlamayın-açarım gözlerimi faltaşı gibi!) histerik hallerim, krizlerim, atarlarım giderlerim devam ediyor: çeken kim mi?: Talat-sevgili kocişiiim. Çünkü benim gibi ortamlarda aktif bir tip ve insanlarla olmayı çoğu zaman eğlenceli bulan bir tip iseniz belki de siz de zorlanırsınız. Ben övülmeyi, sevilmeyi, ego okşanmasını seven, aaa yasemin mi gelmiş denmesinden haz duyan kişilik olduğumdan… İnsansızlık, aaaa ne güzel işler yapıyorsunuz diyen seslerden uzaklık, beni zorladı. Neyse ben zorlandım burlarrda a dostlar. Gitmek, kalmak ikiliğini çok yaşadım: eylemsel olarak gidemeyiş, zihinsel gidemeyişi engelleyemedi tabi. Ancak çok güzel şeyler deneyimledim. Hala ara ara atarlarım olsa da “gitmiiycemmm psikiyatra-banane” isyanımı bastırıyor: ve dönüyorum yüzümü, sevgilime, ağaçlara, köpekler(im)e, kedişlerime, oğlaklara, tohuma, toprağa: Suya! Su akar, siz üfleyin içnizdekileri, nefsiniz nefesiniz karışsın: Su arındırır/kirletmez//sizz de kirletmeyin onu!

5163390387_917465584e_b.jpg

Neyse n’ettim ben buralarda.

Geçen yaz Devrim (kardeşim), Talat ve ben- (–kaçıyordum oysa ben) teras bahçe yaptık. Testere işlerini Devrim yaptı genelde, ayyy ben kesemiyorum diyen ben: Şuan cartcart dekupaj testere ile ne şekiller kesiyorum janım: Eltesteresi hala zor janım.

Tohumlardan fidelerden ağaçfidanlarından,,, nasıl büyücek bunlar-büyümüyorlarrrr diyen ağlayan ben, yepyeni tohumları kavuşturdum toprağa. Biten soğanları, sarımsakları yeşerttim. Kereviz, patates, yerelması ektim daha geçen haftalarda. Çürüyen söğütleri kestiydim, onun kütüğünde yeşeren sögütdallarını toprağa kavuşturcam. Maydanozlarım, çileklerim, pırasa ve pancarlarım bir yeşerdii oh oh! Nasıl bir aidiyet kuruyorum bakınız. Çapa yaparken hala çok darlanıyorum ama toprağı “dövmeyip” dokunmayı, onu iş olarak görmemeyi öğrendim artık. Onu beslemeyi, zehirlememeyi öğrendim. Toprak işlemek zor hala. Köylü romantizmini geçelim lütfen. Güneş tepede, ter akarken heryerden siz işleniyorsanız, kolay mıdır? Kol gücü değil sadece bu zihinsel zorluğu da var: ben şimdi burada napıyorum? Bu soruyu onmilyonkez baloncuk yutmuşcasına sordum kendime – bi o kadar.

Bizim bir altıgen odamız var. Bi kenarı yatakodası, biri mutfaki biri salon, biri şömine-soba ve yanı da orturmalık yer. Tabi diğeri de kapımız: sürgülü. Çıkma hepsi, ikinci el hurda. Burayı inşa etmiş babasıyla Talat zamanında. Bir derledik. İçine mutfak yaptıki demirleri talat ile kaynattık, boyadık, çıkma mermeri taktık. Lavabomuz da öyle. Kenarına olmayan aletlerimizle öyle bir lavaboluk yaptık ki ooo çok cool. Raflar yaptık, altına böyle işleri sevdiğiden ötürü Talat’ın led lambalar koyduk. Şöminenin etrafına taş ördüm, pancar şeklini bile yaptım. Kendi kalorifer düzeneğimizi kurduk, çok sesli oldu ancak onu da çözcez. Suyumuz yoktu evde, onu çektik. Artık plastik boru kaynatma ustası da var karşısınızda- yok ayol anca kalfa olurum. Suyumuz zaman geldi dondu, zaman geldi buz gibiydi ama “medeniyet geldi” demekten alamadık kendimizi. Digiturk sevdalısı kocacığım ile uyduyu da taşıdık buraya: film kanalları var çokca. Bundan geri kalamayız. Evlilik programlarını açıyorum ben, aklım şaşıyor. Evde zımpara yaparken aaaa bunu gördün mü Talat, aaa bu ona mı gelmiş Yasemin lafları dönüyor karşılıklı. Ne utancam be. Aklımdan geçiyorken utanmıyor da söyleyince mi utancam. Neyse. Buarada altıgenin iki tarafını da taş ördüm, iki duvar kaldı onları da halledeyim, taş ev oldu tam: yalıtım da yapıyor.

Yediğimiz içtiğimiz şeylerin artıklarını kompost yapıyoruz, mümkün mertebe çöp çıkarmamaya çalışıyoruz ancak çıkıyor. Onu da çözeceğim az kaldı: herşeye yetişemiyoruz be anacım. Deterjan gibi şeylerle imtihanım yıllar önceden gelir, bu ara ona zaman yaratıp küllerden ve yağlardan kostiksiz zehirsiz seyler yapacağım. Bunları öğrendim be efsun, herşeyden birşey olmasını. –iççekiyor!-

Geçen yaz, salça, turşu, sos vs yaptık. Fazlaca yaptık, onları satıyoruz. Biz çok beğendik, salçalı ekmeğe aşık kuşaktan geldiğimizden mi yoksa sevgiyle aş bpişirmekten midir bilemiiiycez ama ürünlerimiz çok güzeldir. Sözümüz, güvencemizdir . hahaha (evet hala gülüyor)

Şuan ailemiz kalabalık, yeri gelince bizle yatan beş yavru köpek (eşekkadaaaa oldular be),üç erişkin köpeğimiz var. Kısırlaştıramadık, burada köpeklere “hayvan” diye bakmıııyyylerrr. İnek, keçi vs daha değerli, satsan para yapar, satmasan da yatırım. Ah !! bu türcü, karnist, hayvan sömürüsüne dayanan kafalar. Hele dişi ise köpek bırak gebersin. Biz bakmaya çalışıyoruz, bu yaz araba sorununu çözüp kısırlaştırcaz. Çünkü burada başka bir dünya var, sizin canım dediğiniz hayvan, başka bir hayvanı katlediyor. Ne çok ölü köpekler gördük. “alan” koruyor ya esekler… neyse. Bu kısırlaştırma meselesini de kenara bırakıyorum. (bir kurşuna ya da zehre kurban gitmesini istemiyoruz sevgili dostlarımızın!)

Gelelim işlerdeki toplumsal cinsiyete. Öğretilmiş kodlarla mücadeleden alamıyorum kendimi, heryerde kendini buluyor. Talat, erkekliğin nimetlerinden yararlanan bir insanevladı değil, o yüzden “şanslıyım”. Çapayı da bulaşığı da hallediyoruz ancak benim derdim öte tarafı: “araba sür”, “atölyede iş işle”, “tamirat” vs. Talat beni burlaraaa sürüyorrr aaaaaaa. Ona göre bunlara girişmemek de bu kadınlık-erkeklik kodlarından. Ki haklı.. neyse şuan taşlama ve koca testereden korkuyorum evet, onun dışında birçok alete yatkınlaştım. Ahşap işleri yaptığımızdan, zımparadan tut kesmeye kadar birçok işi ben de üstlendim. Yapmalıyım… O yüzden işin cisniyetsizleşmesi sözkonusu buralarda en azından.

Sabah kalkınca, çocuklllaraaa günaydın diyor , onların oooo koştırmaca, sarılmaca, enerjili hallerini alıyor, besliyor, öpüyor kokluyorum. Sonra bok temizliyorum, heryerdeler. Heryere nasıl sıçabiliyorlar. Eve gidip kahvaltı yapıyorum, sonra işler geliyor –eger çıkıp yapasım varsa. Bu ara herseye bulaşıyorum. Terası, tohumları, fideleri sularken, köpeklere kazanda yemek pişiriyorum, bazen keçi otlatıyorum, bazen oğlak (çok seviommm onları) ile birlikte uyuyorum. Geçen gün evde zımpara yaparken beş köpek sıcaktan bayılmış halde evde uyuyordu, iki kedi de yatakta. Ben ise çalışıyorum: haksızlık değil mi? gün bitiyor. Hemen!

Ekşi mayalı ekmek yapmanın dayanılmaz cazibesine kapılamıyorum çünkü ekmek yapmak demek çok zaman demek oluyor. İki kişi zor be anacım. Ne çok iş yapıyormuşuz leynnn dedim şimdi. Birazdan çıkıp çiçeklerimi, fidelerimi dikmem lazım, köpeklere yemek yapıcam, araba lastikleriyle de brşeyler yapıyorum da. Bu ara çokca ortalık topluyoruz. Köpeklere kulube yapıcaz, biraz “şey”ler gerekli!

Para kaanmanın gerginliği var bende. Çok fazla hayvanın sorumluluğunu aldık, Bonnie yaktın bizi diyorum da çoğu zaman. Çok seviyorum hepsini ama zor bilirsiniz. Köpek üretim çiftliği diyen de oluyor, saldıracak bize diyen de. Korkuyorum, birine birşey olursa diye. Korkularımız var , hep oluyorlar maalesef.

Bisiklet var bir tane, tamir edeceğiz. Onu sürmeye başlayacağım, anca öğreniyorum çevreyi. Korkuyorum. Tedirginliğim buraya özgü değil, hep olmuştur. Garagızımla gezmelere gitcez. Hiç yanımdan ayrılmayan kocakulaklı gızım var benim, kapkara. O yüzden kaçıp gitmenin özgürlüğü istiyor insan, kimden mi kaçıp gideceğim: “kendimden”.. yalan ya kaçılmıyor J

Hep işten bahsettim gibi oldu. Burası çok güzel ve ben artık çok iyiyim. İşten de yaşamaktan da korkmuyorum. Daha çok sevgi var içimde. Aşık bir kadın dile geliyor. Sevgilisine, buradaki hayata, köpeklere kedilere keçilere ağaçlara aşık bir kadın.

Başımızda patron, bina, kira derdi olmadan yaşamanın mutluluğu ile yolumuza devam ediyoruz. Hala güneşi çok sevmiyorum, çapayı da. Ama yediğini yetiştirmek adına birazcık özveri diyorum ve çapa yapıyorum. Ama bu derece de hiçbir işe tapmam. Çünkü iş bizi tutsak etsin istemem…

Benden bu kadar, be efsun. Soranlara selam. Kapımız, yüreğimiz, soframız açıktır.

***vegankülkedisi isyanda! – veganlığımın sorgulanmasına değinmedim herhalde.ay bilirsin işte.

Sitemiz: https://www.facebook.com/Eko-Vegan-Bah%C3%A7e-1690966924468507/

Hayvan özgürlüğü mücadelesine bir kedi (Pıtır’ım, bebeğim) ile dokundum.

Çocukluğumun ve yirmi yaş öncesi dönemimi tam hatırlayamamakla beraber hayvanlarla ilişkimi de nerede tutmusum

bilemiyorum bu nedenden. Ancak hayvanların gözüne bakmayan bir yasemin’den “vegan” yasemin’e yıllar geçti aşikar:

bir anne kedinin, yavrusuna beraber bakmakla başladı kedisever yasmin hali. Sonra birkaç ay içerisinde seni severken,

başka hayvanı nasıl yerim diye devam etti: aaaa vejetaryen deniyormuş buna: merhaba cahil yasmin 🙂

Sonra bir yığın meraklı ve sinirbozucu soru cümlelerine merhaba dedim; biliriz hepimiz vegan mitlerini.

Arkadaslarım vejetaryen oldu, kedisever tiplerle de doldu etrafım (bu da bir tücülük gibi de mi canlarım,

kediseverlik de bir başka ama 🙂 bonnie alınma ama o yeşilgözlü kedi cok seker güzelim)

1907490_10206343276034481_5735505995428621747_n

Vegan günler derken derken derken; (kaçyıldır vegansın vs sorularına kıl oluyorum, -yılla neyi ölçüyoruz ki? ömrümün ceyreği kadar oldu yavrularım, cok öğrenesiniz varsa)

***

Evlendim 🙂 veganfeminist dokunalım dedik evlilik müessesine; belki de yakıveririz direklerini; yıkılıverir hopppp

(ama içerde kalmamaya dikkat)

11350546_10206124866934390_8399597475448316759_n

Bag bahce işlerine bulaştık, permakültür organik su bu derken çok şey vardı beynim patlııyyycak gibiydi ve ben kendime

oldugum kadar dogaya da uzaktım. Çapa yaparken topragın yerdeğiştirmesi, solucanlar böcekler, onları yerinden etmek,

arının beni tehlikeli görüp ikikere sokması (acıdı ayol canım), yabancı ot diye, oranın otlarını yolup dısardan

“yararlı, yabancı olmayan ama gayette yabancı” bitkileri dikmek: (itiraf: dikme ve sulama işine bayılıyorum 🙂 )

11817217_10206644246678559_7699899343731055188_n

Neyse fotoğrafını da gördüğünüz bu bahçe üzerine akademik (pokkkkpüüüsüür) tartışma yürütürken, sevgili kocacık

hayvansal gübre konusunu açtı: (!) tavuk çiftlikleri var, köle-ölü hayvanların boklarını tarlanıza seve seve dökebilirler. Buna hayır nasıl olur derken, tarlalardaki gübre ile yüzleştim: bu denli bok toplu olarak nerden gelebilirdi?

Süt içmesen de hayvanın (tutsak-köle) bokuyla sebze yetiştirip aaaa hayvansömürmedim ne mutlu diyebiliyordum!

11825880_10206644246998567_3860041631678782937_n

Kayıp göndergeler heryerde: yasmin tarımla tanışıyor :/

avradinovart

avradinovart

Bahçe üzerinden öğreniyorum herşeyi: sevgilim, bunu böyle mi yapcam? Böyle yapsam olur mu? Diye diye

kocayı kacırmazsam iyi 🙂

avradinovart

avradinovart

Neyse bahçenin çoğu yerinde hayvansal gübre yok, kompost ve alternatif gübreler ile desteklemeye başladık bahçeyi.

Ilaçsız ve hayvansal gübresiz tarımın imkanlılıgını sorgulamaya bu bahçe ile başlasam da  yıllardır bu topraklarda  ne hayvanlar sömürüldü demekten de alıkoyamıyorum kendimi.

Dehsete düşüyorum: solucan gübresi, hayvankanıyla yapılan gübre, kemik vs vs derken hayvanın herşeyini kullanan  iğrenç insanlıkla yüzleşiyorum yine.

Demem o ki sevgili canlar, kentten köye gidince artarda yüzleşmeler sonrası yittim gittim bi ağaç altında,  herbiryana baktım: masum değil köy hayatı da ;; ne çok can ölüyor, sömürülüyor.

Artık sebze yerken de içim rahat değil. o yüzden veganlıga bir de buradan bakalım bakalım.

avradinovart

avradinovart

Neyse bizim bahçedekiler büyüyor, bekleriz 🙂


“,,, kaydedilen her sey psişik bir corba hazirlar.  bahcede dusunceleri, fikirleri, tercihleri, arzulari ve hatta kayiplari hem yasamaya hem de olmeye birakma alistirmasi  yapariz. diker, soker, gomeriz. tohumu kurutur, eker, nemlendirir, besler, hasat ederiz.

bahce bir meditasyon uygulamasidir” (estes, kurtlarlakosankadinlar: 118)

Hannah hoch

anladım ki…

(yalan söylüyorum elbet yine anlamadım/anlayamadım.)

kendimi her defasında geriye çek(il)(e)rken buluyorum. uzlaşamıyorum, uzlaşma derdinden ziyade uzlaşabileceğim varlıklar ile ağ örmeye çalışırken düğümler atarken/atılmış düğümleri çözerken daha çok düğümlendiğimi, düğümün içine hapsolduğumu gördüm. hapsettim kendimi, kendimle boğuşurken, kendi düğümlerime üfleyememişken… her dokunuş, her bakış, her temas der der duruyor(idim);;; oysa artık uzaklaşmak istiyorum kendimden, kendimin öte(ki)ler(in)den, ötesiz berisiz: ötekisiz olarak(tan)…

hannah hoch

hani birileri bilir seni, merak eder ya. bazen o birileri, o düşündüklerini yapmaz: çünkü düşündüğün gibi değildir: beynimde yarattığım kişilerden yoruldum/sizi siz gibi görmek istiuyorum artık. başkası olabilme (başkalaşma) ihtimalinizi gözden kaçırmadan. her defasında “yere düşüp dizi kanayan çocuk” gibi yüreğimin kanamasını (izlemek) istemiyorum.

//

yabancıyım:birşarkıdokunuşu

https://www.youtube.com/watch?v=0dhkvdKNmeA

“Tanımazsınız beni çok uzaklardan geldim ben

Ama olmadı nafile yabancıyım
Başta hep böyle olur diye avuttum kendimi
Heyecanla ve umutla tuttum sözlerimi
Gülmeye çalıştım kötü esprilere
Yapamadım nafile yabancıyım”

//

hannah hoch

Beynimi kemiriyor, kelimeler. Kelimelerin anlam(sız)(lı)lıklarında boğuluyorum: kendimi anlatamamaktan yıldım. sanırım artık zor bağlar kuruyorum. kabul.

**uyurgezer gibiyim: https://www.youtube.com/watch?v=gpV0S7qAPHc

“Her gün bir kez bu kitabın başına geçtim. Her gün bir kez dışarı çıktım kırık bir bulutla yürüdüm, her gün bir insana bakıp, yüzümü yere eğdim. Her gün bir gazeteye boş gözlerle baktım. Her gün birileri konuştu, onları dinliyor gibi yaptım. Her gün bir kez “neredeyim” diye sordum kendime. Her gün bir kuzey kışı indi içime. Her gün karşımda duran fotoğraflarına baktım. Bir kez öfkelendim her gün bir kez sordum kendime neden bu kadar bağlandın. Her gün adalet ve zalimlik üzerine düşündüm. Belki de her şey. Her gün bir barbar, bir medeni ile gezdim sokaklarda. Minareleri her gün sabaha ezan sesleriyle ben açtım. Her gün bir perdeyi aralamaya çalıştım. Her gün hiçbir şeyi anlamadığımı düşündüm, her gün her şeyi anladığımı düşündüm. Güvercinleri yolculadım. Her gün, günlere dayanamadığımı düşündüm. Kitapları alt alta dergileri kıvırarak yan yana dizdim. Ne idüğü belirsiz yerler benimle yürüdü. Gördüğüm her “cümle” bana bir bıçak gibi battı, anlamadım. Her gün bir taş parçası söktüm içimden. Her gün uyku beni koynuna alsın diye yalvardım. Her gün, gün bitiyor gece bitmiyor dedim. Her gün işlerin beni avutmadığını gördüm. Ayrılık günlerini sonradan niçin sisli bir perde gibi hatırlarız diye sordum. Öfkeni unutma dedim kendime her gün, unutursan düşersin dedim. Her gün en az bir saati ayakta durmaya, dimdik durmaya ayırdım. Her gün ömür sözcüğünü bir kez kalbimden geçirdim. Her gün ömür sözcüğü kömür gibi tınladı içimde. Her gün sana içimden bir kez “sevgilim” diye seslendim. Her gün sana bir kez “zalim” diye seslendim. Her gün, yan yana oturup birbirine rikkatle bakan iki yaşlı kadını düşündüm. Her gün o kadınların bu fotoğrafı yırtıldı dedim. Her gün “âh” ettim bir kere, bir kere o âh’ı geri aldım. Her gün “yol arkadaşım” dedim, kahırla kapladım sözlerimi. Her gün acını tattım. Her gün unutmak için değil, unutmamak için ağu kattım kalbime. Her gün insan olmak ne çok kusur içeriyor diye düşündüm. Her gün bir kilidi açmaya çalıştım. Başka bir şey vardı, başka bir şey; ben sana dünyanın değil yeryüzünün diliyle seslenmiştim. Çile nedir, günah ne? Bana ne bunlardan. Dünyanın merkezi sendin her gün ben senden uzayan uçsuz bucaksız bir kara. Karrrrrrrrrraaaaaaaaaaaaaa.” (birhan/y’ol)

//

özlediklerim acaba beni özlüyor mu 🙂

//

didem’im mısralarına düştüm: tepetaklak/didem’in mısralarından düştüm: büyük bir güç ile. bıktığım şeyler ve yeşil fanila şiirin karmşasıyla selamlarım herkesi/kendimi.

“gözlerin bir yeşil fanilaydı balkonda uçuşan Sicim yağmur taklidi Bıkmıştım zor geçen kışlarımı anlatmaktan Bardağa birkaç çiçek ıslamaktan. Parmağımın ucunda kırmızı kenarlı bir bulut Onu uzatırdım sana, yalnızlık gibi iri bir damla Parmağıma düşen bir damla kandı aşk. Seni sevince pazara çıktım sevinçten Enginar aldım “süper enginarlar” diye bağıran adamdan Oturup ağladım sonra, şaşırdın. Bu “süper” oluşta canımı acıtan bir şeyler vardı. Canımın acısıydın. Ben bir tek o canı unutmamak için her şeyi hatırlamıştım. Sevişmiştik. Evde binlerce tespih böceğinin ayak izleri Sevişmiştik. Biri başımdan aşağı pırıltılarla dolu bir sözlüğü boşaltmış gibi Seni sevince kıpırdayan her şiiri Kahverengi bir çaydanlıkta saklıyorum. Sonra gittin. Birlikte kışlıkları naftalinleyecektik. Söz vermiştim unutmayacaktım gözlerini Bir yeşil fanila gibi ipte, alıp ütüleyecektim. Herkese iyi akşamlar demeyi öğretecektim gözlerine. Sonra gittin. Çocuk oldum bir daha, ağladım. Kaç şiir, kaç kere sular altında kaldı. Kitaplar, aşk, her şey. Her şeyi son bir kere daha kurtaramazdım. Keşke nane şeker gibi mentollü bir buluttan doğaydım Sonra gittin.

Beyaz bir küf büyüdü evde, tersten yağan kar gibi. Keşke dünya toz şekeri ile kaplı olsaydı. Çocuk oldum sonra ağladım, yağmur bile beni ayıpladı. Söz dedim, söz verdim. Yüzüme bir daha çiçekli masa örtüleri sermeyeceğim. Sokakta kuş ölüsü bulmuş çocuk gibi ağladım Söz verdim, söz verdim. Ruhumu gömdüğüm yer hala belli. Güneşi özledim, sonra seni Keşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım. Sonra gittin Gözlerin bir yeşil fanila unutulmuş balkonda Sicim yağmur taklidiydi Artık iyice inceldi.”

Mart2015/izmirdebirvaroşmahallesindebirevinpembeboyalıodasındandüşenkelimeler,duygusuzluk)lar…

1465160_782405258460841_4517123181349031575_n

“ne sik varmış, koy koy bitiremedin?” bir arkadaşımın “annesi”ne ait bir laftı, ilk o anlatırken duymuştum. amınakoduuumm diye cümleye başlayan ve iki kelime sonrası amlara koymaya devam eden bir herife söylenmiş laf. ne de güzeldir. sikleriyle yüzleşsin bu herifler, boylarını ölçerken dillerinin de boylarını ölçsünler: ve yüzleşsinler. ///

Çizer: Oğuz Demir

Çizer: Oğuz Demir

dicle ne güzel söylemiş, “bugün kimin amına koyacaksın” diye[1]. bugün hangi varlığın “am”ına koyacaksınız: hangi canlıya tecavüz etmeye devam edeceksiniz. alanlardan kovulduk diye bağıran sevgili “erk-ek”ler size de soruyorum, herhangi bir şiddette fail olarak gördüğüm kendime de. vay amına koduğumun çocuğu ne yapmış: ne yapmış, senin şuan dilsel olarak yaptığın şeyi “eyleme” dökmüş: sen de yapabilirdin, yapabilirsin: yaparsın! evet o “kadına” tecavüz edersin demiyorum, ama tecavüz etmezsin de demiyorum: hele her gün tecavüz ürünlerini yerken sen, hayvan cesedi yerken sen! tecavüz etmiyor musun hala? doğaya yapılan şeyler ile nasıl tecavüzcü değilim ben diyebiliyoruz? ha özgecan, ha o inek, ha o ağaç… lütfen “türcü” taraflarımıza da temas edelim: ayna tutalım… bu yazıya da dicle’nin de aktardığı gibi üç aşamada bakılacak: 1. abarttın layn. 2. aynı şeyler mi? 3. aaa haklı olabilirsin. (kabul edilir diyemiyorum) yani diyorum ki,,

11

ankara sokaklarından

kürşad ne güzel demiştir; “küfürde, tecavüz ve şiddet tehdidini, –ne kadar o bağlam içinde olanak ve olasılık dışı olsa bile– bunu ima eden bir söylemsel tehdit var. yaparım ederim. hatta yapmış gibi: yaptığımın… ettiğimin… bu çok acayip değil mi? çünkü işiten bir erkekse, ve “erkeklik gururu” incinmişse, ya da “namusuna halel gelmişse” bu bir cinayet sebebi olabiliyor. (…) demek istiyorum ki küfür gerçek bir tehdittir. boş bir laf değildir.”[2] sen amına koyarım derken, tecavüz ediyorsun ey “sevgili olmayan/kardeşim de olmayan” kardeşim;;; 18221_1412733689027441_3004917003703344771_n sen benim amıma, götüme, ağzıma (küfürsel fantezilerinize “sağlık”-ne de yaratıcısınız!!!) koyuyorsun. ve kürşad’ın yazısından eklersem; “çünkü önemli olan söz konusu tehditin, gerçekleşip gerçekleşmemesi değil, her an gerçekleştirilebilir bir tehdit olarak orada hazır durmasıdır. küfür ‘proletaryanın ağzında açmış kızıl bir karanfil’ (can yücel) değildir.”[3]” “koyma amıma” konuşurken!!! koyamazsın. küfür üzerinden erksel pratiklerini yeniden üretme. erkeklik ile yüzleş: gündeliik hayatına ayna tut. tecavüzcülüğüne! he bir de orospu çocuğu diyip duruyorsunuz ya ölüyor, bitiyorum: seks işçiliğini ve/ya orospuluğu aşağılayamasınız: hepimiz orospuyuz ve siz de bizim amımızdan düştünüz. sevgili orospu çocukları. /// etin cinsel politikası: bugün benim amıma koydun. beş dakika sonra bir köpeğin. bir beş dakika sonra bir ağacın (doğa ana metaforu üzerinden bunu düşünmüyorum). bir beş dakika sonra lezbiyen bir “kadını” “yola getirmek” adına amına koydun: bir na-trans bireye tecavüz ederken transına da tecavüz ettin. sen ettin: FAİL sensin!

bu et parçanla değil sadece, erkekliğinle, erkliğinle. bu erkin bütünleştiği bu bedenle. bu zihinle. bu ruhla.

ve unutmamak lazım:

10959385_10153108891473817_7024761803774365948_n #sendeanlat: her dakika amıma koyarken bu herifler, sessiz kalmak istemiyorum. — evet dicle evet: “çok fazla acı var” (sevgili dicle koğacıoğlu’dan “annem, babam, Poyraz beni affedin çok acı var dayanamıyorum”) //

T.c.avuz… Ciglik mezbahadan evden sokaktan… Bnm.senin. Onun. Hayvanin agacin cigligi. Olurken biz… Oldururken siz… Faili erkeklik. Eril tahakkume ses ckar.

k-EDD0-D98B-DCA6

özgecan’a;;

Dipte görünmüyor gidenlerin yüzleri

Çığlıklar büyüyor, bütün çığlar üzerime
Çareler direnemiyor, gözlerinin büyüsüne
Bütün oyuncaklarımı topluyorum
Damarlarımda gezinen, değiştirmiyor duvağımın rengini
Gece gebe kadın gibi yırtınıyor
Maskeler avutmuyor kalıntı düşlerimi
Korkuluklar çıplak geziniyor geceleri…

Aslı Serin/çığlık şiirinden

;;;

amına koyduğunuz bu yazı da burada bir “çığlık” ile son buldu.

YETER!

Shayma Kamel – Egypt

ve son not: “Ateşli silahlar elimizde, Uma’nın kılıcı belimizde / Yeter artık, yeter çıkalım zıvanadan.” (Birhan Keskin ve Aslı Serin)

http://160incikilometre.com/2015/02/16/atesli-silahlar-elimizde-umanin-kilici-belimizde-yeter-artik-yeter-cikalim-zivanadan-birhan-keskin-ve-asli-serinden-bir-siir/

—-

dibedüşenkırıntılar

[1] https://yasamakhayatadegdirir.wordpress.com/2015/02/15/bugun-kimin-amina-koyacaksiniz/ [2] http://kursadkiziltug.blogspot.com.tr/2012/04/kufur-ustune-notlar-suyuu-vukuundan.html [3] http://kursadkiziltug.blogspot.com.tr/2012/04/kufur-ustune-notlar-suyuu-vukuundan.html

(dikkat: can yakar, kalp kırar; bunlar olurken milyonlarca hayvan ve kadın öldürülmekte, şiddetin her türlüsü ile de karşılaşmaktadır. neyse bu cümleler yığını ayna tutar, göz yaşartır; ayna tutulmuş bir yaşamdan esintilerdir sizi de ürpertecek olan)

ondört şubat, sevgili sevgililer günü: heteroseksüel ve tek-eşli (“normal”in yeniden üretimi, ahlaki çerçevenin içine hapsediliş ve kapitalizmin vahşiliğini göğüste yumusatıp tam dokkkksaana vurmak (çakmak değil leyn): gol,,, opsss ofsayt da yok 😉 )

evet, sevgilinizin sevgililer gününü kutlayın: pardon pipililerden amlılara hediye geçişli bir ritüel idi de mi: haberlerde görmüştüm, kadınlar erkeklerden bu gün hediye bekliyormuş: kadınlar erkeklerden hep bir şey bekliyor: o haber yığınlarında, bu insan yığınlarında, bu bilgi –tarih denilen- yığınlarda,,, yığın: eril tahakkümle beslenen yığın… evet ne çok cinsiyetçi haberler var etrafta: oysa istenilen şey basitti: “öldüren sevgi istemiyoruz”. “tecavüz eden sevgi” de,,, yaralayan sevgi de, yaniii direkt öldürmeyen halleri de istemiyouz. yaşamak istiyoruz: sevgililer gününde de;; sevgi ile: sevgi(liler) sadece gün adı mıydı oysa?

kocaman not: sevgililer gününde sevgilisine “petshop”tan (pet shop ne layn!) hayvan “satın alan”lar var. sevgilinle bir canlıya bakmak, onla beraber yaşamk istemen ne hoş, oysa bunu onu “mal” olarak görmeden yapabileceğin gibi sokakta, bakım evlerinde ve barınaklarda çok fazla “bakılmaya muhtaç” (bunu dememin nedenleri var: engelli, hasta, yavru, duygusal açlık çeken, gibi gibi) canlı var. onlarla bir yuvada yaşamak emin ol, çok daha mutlu kılacak seni de sevgiline de… (sokaktaki hayvanları eve hapsedelim demiyorum, sadece sokakta yaşamakta zorlanan hayvanlardan bahsediyorum!) yaşasın amlı-pipili hetero aşk, hopsss yazarken bilemmm noluyor dedim. tek tip ilişkilenme biçimine ve cinsel yönelime odaklanan bugünde de gördüğümüz üzere “aşkını çek ve bize gönder” reklamlarında bolca gördük. tek sevgilin vardır o da karşı cinsindir :d (gülelim bolca);; çok eşli kuir geldi hanımdayıamcaninededekocakarıbağyanbağğğmıyan 😉

bununla birlikte sevgililer gününde de haykırmak istediğim slogan şu:

“devlet, sistem, erkek, şiddet MEZBAHAlardan yükseliyor.”

10959385_10153108891473817_7024761803774365948_n

https://www.youtube.com/watch?v=8ild2bakrfe

mezbahalardan (öldürme merkezi) mezbaha dışına çıkan şiddetin tüm biçimleri, sistem ve o dolayımda devlet ve devletin araçlarıyla gündelik hayatımızda taaa en derinden bizi gelip buluyor, yaralıyor. biz yaralanırken mezbahalardan çığlıklar geliyor: tıpkı sessiz dört duvarın içinde kıstırılmış canlıdan gelen ses gibi: tıpkı sokakta yürürken başka adımların sizi takip ettiğindeki gibi: tıpkı siz hayır dediğnizde hayırı anlamayan sevgiliye bakışın çığlığı gibi: tıpkı git diye bağırmanız gibi… eril tahakkümün[1] tüm halleriyle mücadele ederken, mezbahaları sadece şehirlerin kenarlarına itmemişiz hayatlarımızın da. düşünmüyor, görmüyor, hissetmiyoruz: “eğer mezbahaların camdan duvarları olsaydı, herkes vejetaryen olurdu” (paul mccartney) demiş ya mezbahaların varlığını bilmek bile buna yetecek birşey oysa: go vegan!

neyse konudan sapmamak adına 😉

///

sevgililer gününde sevgililer bir masada buluşur: bir am bir sikli (ay bay ile bağğyan)  buluşur, karşılıklı bakışır: garson gelir.. sipariş verilir: yemeklerin gelmesi uzun sürmeyecektir, hani taaa şehrin dışındaki mezbahada öldürülen hayvanlar saatler önce getiirlmiştir oraya, pişirilir getirilir. hayvan cesedi, midesinde bir mezarlığa sahip katil bedenlere…. evet sevgililer günü kutluyoruz: öldürerek. yemek biter hediye verilecektir: ya bir tek taş ya bir kedi. ikisinin de değeri var değil mi? afrikadan köle emeğini ya da petshoptan işkencenin bedenselleşmiş halini satın almak: evet maddi değeri var. biri kaç “kırat”? diğer hangi cins. önemliymiş bunlar. öğretildi.

hayvan cesetleri, katillerce yendi. bir maddi değeri vardı. ödendi. pipili ödedi, ona öğretilmişti, amlıya para ödetemezsin, o ödeyemez. “erkekliğe” zeval gelmemeli de mi? hediye de almıştın oysa?

öldüren sevgi istemiyorum. hayvan sömüren sevgili istemiyorum.

daha ötesi “sevgili” istemiyorum. sistemin dayattıklarıyla benimle temasa geçen bir canlı istemiyorum hayatımda.

ondört şubat, pembe aşk masalı değilmiş öğrendim, öğrettikleri (dayattıkları) bir gaz bulutuymuş içimde; pıssss dedi çıktı gitti 😉

///

sömür(ül)meden  yaşanacak anlar dilerim.. dileyelim: belki tutar.

//

[1] Bourdieu’nun eril tahakküm kavramına bakınız.

edie sunday

y’ol’a mı düşmüştüm, yoksa yol’da mı düşmüştüm? yol, düştüğüm yer;; yaralandığım,, yaralarımın kabuk bağladığı, her kabuk bağladığında çocuk merakıyla kabuğunu kaldırıp yeniden kanattığım yaralarım: kan akışı, ruh akışı, can yanışı, kalp kırılışı,,,

yeni bir insan hayatınıza giriyor, yepyeni birşeyler yaşadığını sanıyorken bir an gelip sizi çok eskiye -hani o kaçtığınız, yok ettiğinizi sandığınız travmatik anlara- götürüyorsa “yeni” nerede?

bu kadar çaresizce kalakalmak, o karşının bakışında yine aynı şeyleri görmek: ben neden buradayım, bu insan kim, ben kimim,,,, ardı ardına gelen sorular: bulunamayan cevaplar,,, sadece bakan gözler, sadece bakıyordu::: görmüyordu?

o kırılmayı, can yanışını, çaresizliği // tam da buydu yeniden kendimi görmemi sağlayan: “yeter” çığlığıydı… dogruldum kendime geldim…

daha derinden nefesler içimi “kendimle” dolduran;; sendelemeye devam,,,

anais ile 🙂

Edie Sunday Photography

“…dış dünyada değiştirmeye gücünün yetmediği gizemli, dışsal felaketlere boyun eğmiş bir kadındı; iç dünyasında ise kimsenin uzanamayacağı kadar derinlere sayısız tünel kazmış, yok olmaktan kurtardığı hazinelerini oraya gömmüş ve orada, tanıdığı dünyanın tam da zıddını inşa etmiş bir kadın.

ama dansın başladığı an bir eriyip kaynaşma gerçekleşti; bir lehimleşme, bir bütünlenme. bedenin ortasındaki kesik kaynadı, sağaldı ve djuna hareket eden, devinen tek bir kadın oldu.” (s. 4-5)

edie sunday

“…(o, bir zamanlar ölümcül bir darbe yüzünden yitirdiği bedenini arayan kadın değil miydi… dibe çöken, şimdiyse suyun yüzünde, panayırdan farksız bir zevk aleminde yaşayan, sakatlanmamış insanların arasında salınan kadın?) …
içimde kırılmış bir şey var. ben başkaları kadar kolay dans edemem, yaşayamam, sevemem. birlikte yolculuğa çıkarsak, bir yerlerde düşüp sakatlanacağım kesin. çünkü bu içsel kırık görünmediği gibi, diğerleri için inandırıcı da değil. herkesin görebileceği, anlayabileceği bir yerimi kırmadan huzura ermeyeceğim. … ben düşen bir dansçıyım; bunların tuzaklarına yakalanan, yüreğini de vücudunu da her dönüşte sakatlayan, temposunu, hafifliğini kaybeden, grupların, müziğin, kusursuzluğun dışına düşen. hataların ardı arkası kesilmiyor. bu hataları düzeltmeme yardım edemezsin.
..
ancak ben bir otel odasında yalnız kalırsam, bana bir şeyler olur; ışıklar söndürüldüğü zaman çocuklara olan şeyin benzeri. hayvanlara ve çocuklara anababalarını ve ışığını çağırabilirler. oysa ben…

“yeteri kadar güçlü değilim” dedi djuna. ” (s.9-10)

edie sunday

öyle…

///

gidişler,,,sancılar,,,geçmiş aslında geçmemiş (kazımkoyuncu dokunusu): işte gidiyorum

anais nin, albatrosun çocukları, everest, 2005.

bit pazarından bu fotoğrafı yürütmüştüm ben de,,, anılar satılır mı: dondurulmuş anların baskılanmış hallerinin maddi değeri nedir: var mıdır, olmamalı ama 😉

neyse bu küçük çaplı yürütme eylemini aklama girişiminde bulunmuyorum elbet, neyse konuya dönecek olursak…

10922036_1601841150039244_1521828887_n

bu fotograf beni çok etkiledi, o çocuk büyüdü? peki ya o koyun nerede şimdi? muhtemel cevabı biliyoruz ve susuyoruz, hayır haykırmak lazım: o fotografta sevimli görüp aaaa ne tatlıymıs dediğimiz koyunu midemize “indirdik”: yani ÖLDÜRDÜK!. bıçak senin elinde olmasa da hayvan öldürmeye devam ettikçe (ki sömürmeye de) katilsin. katildim, katildik: şimdi? evet o koyunu merak edenlerdenim ben de… o çocuğun bir şekilde hayatını “kurtarabildiğini” tahayyül ediyorum ki biliyorum;;; bu öldürme bayramından bir fotoğraf! değil mi?

elif (sofya) ne de güzel demiştir; “hangi ölüme karşı dursak/midenizde kuzular kuşlar…”

evet o koyun, öldürdüğümüzü bildiğimiz halde susup midemize indirdiğimiz hayvanlardan sadece bir tanesi.

her canlının yaşama hakkı var diye diye başka canlıları öldürmeye devam ederek düştüğümüz ikiyüzlülük anları(ydı) yaşanılan: bu anlar yaşanılırken hala o canlar ölüyor de mi?

aşağıda gördüğümüz iki “çocuk” masumiyeti ısıtsın içimizi: hayvan cesetleri değil…

 

tabağınla ve gündelik hayatınla yüzleş,,,

Mor rengin gökkuşağına inananlar açısından ne denli değerli olduğu bilinir. Özellikle feministler yani lilith’in “kızları” olarak mor renge inanırken aklımızdan da pembe ve mavinin karışımı “akışk’an” hallerimize, standardizasyona karşı çıkan cinsiyet ve cinsel yönelim ve de kuir pratikten mor renge verdiğimiz önemi çıkaramayız,,, bilirsiniz 😉

,,, derken,,,

bu rengin, bir sömürünün temsili olarak her yerde görmeye başlamıştım, bu hep vardı ancak ben onu bu pratikten (veganfeminizm üzerinden) ilk defa görmeye başlamıştım: MİLKA çikolataları, taze sütle yapılan efsane çikolata,,, olalla ne reklam ama… (ben uydurdum he! Ama bana yansıyan buydu: hapseidlen ineklerden çalınan “günlük-taptaze” sütle yapılan muhteşem bir eser: ve siz “kadınların” da dayanamayacağı çikolata: ayy bir de çikolata yemeyi kadınla eşleştirme hallerine de bayılıyorum!)

Neyse;;;

milka_inegi

“Milka çikolatalarının “eflatun inek” reklamını da başarıya götürdü. Kampanya için, çok sayıda ödül almış İsviçreli sığır Adelheid, fotoğrafçılar tarafından 12 kutu zehirsiz püskürtme boyayla iyice boyandı. Reklamı hazırlatan Kraft-Jacobs-Suchard şirketi yetkilileri, eflatun ineğin izleyicide yarattığı etkiyi “olağanüstü” olarak nitelendiriyor: Televizyon ekranında ne zaman bir inek çıksa, insanlar hemen çikolata reklamını hatırlıyorlar. “Milka ineği”nin reklam etkisi, yasal bağlamda da koruma altına alınmış; ineğin boyandığı eflatun tonu, başka hiçbir reklamda kullanılamıyor.” [1]

Yani bizim “mor”, bir dişi varlığın bedeninini hapsetme, bedeninden çıkan ürünü çalıp, pazarlayıp ve sonrasında ürünü çıkaramayacak hale geldiğinde de tüm bedeni “öldürülmek” üzere bir mezbaaya “postalanma” gibi bir dizi “sömürü” sürecinin bir parçası hatta ana noktası: mor inekler mutlu, milkanın!:

Mor’un ve gökkuşağının altında birleşirken, yine (insan olmayan) hayvanları gözden kaçırıyoruz: ne milka’nın inekleri “mor” ne de onlar özgür, ne de yediğiniz o çikolatalar sömürüsüz,,, gör bak dinle,,

Son ineğin sütünü çalana dek sürdürdüğünüz bu işkence haline son kafes kırılana dek diyerek NOKTA.

//

[1] http://www.focusdergisi.com.tr/bilim/00148/