Archives for posts with tag: hayvan özgürlüğü

“Özgecan için ayağa kalk”[1]

Ne denli masumane bir reklam değil mi? Reklam görselinde, ayağa kalkan yani şahlanan bir atın varlığı “türcü” pratiğin asla masumane anlamlandırlamayacağına dair bir “son” işaret olsun bu.

11041431_787778347977384_1996592129_n

Başlıyoruz,

“Türkiye Jokey Kulübü; 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde, toplumsal bir sorun olan “Kadına Şiddet” konusuna dikkat çekmek için, Adana ve İzmir Hipodromlarında ‘Özgecan Aslan’ anısına koşular düzenliyor.”

Erkek şiddeti dolayısıyla ölen/öldürülen bir kadın: gencecik. Herkes saşkın, herkesin canıncan can gitmişcesine şoka girdiler. Aslında her gün bu erkek şiddetine maruz kalıyoruz. Özgecan’ın öldürülmesine karşı İzmir’deki çok “sevgili” dolmuşçu abiiğğğlerimiz bile afişler astılar: oysa ben hala o dolmuşlara binmemeye direniyorum. İzmir’in en uç semtinden “merkezine”, merkezinden “varoş”una devirdaim halinde olan biri diyor bunu.

Bir yazıda sormuşlardı. Söylemeden geçemeyeceğim: Aslında ölüm üzerinden bir hiyerarşi yaratıldığını düşünerek okuduğum bir yazı iken diğer yandan “ikiyüzlülüğümüzü” de göstermişti: bir transkadın, seks işçisi. Öldürüldü. Yine. Erkek şiddeti. Ama sessizliğe gömüldük/gömüldüler. Özgecan’ın öldürülmesine neden şaşırdılar, na-trans kadınlar da hergün katlediliyor. Ama olamazdı, üniversite okuyan “tazecik kızçocuğu” idi… Özgecan’dan sonra evet ben de kendime bir süre gelemedim. Ardarada haberler, evde açık tv, ana-baba konuşmaları… herkese cevap veren br yasemin.  Sonuç: ardarada iki gün “oğlan” kardeşime “şuan şu otobüsteyim, şu saatte incem” mesajı çekerken yakaladım kendimi. Korkuyordum, korku geldi vurdu beni: “varoşuma dönerken beni…”

Neyse dağılmadan, “jokey kulübü”, özgecan için koştuklarını söylüyor: şiddete karşı dururken nasıl da başka şiddeti örüyorlar. Aslında erkek şiddetine karşı olduklarını başka bir erkek şiddetiyle  gösteriyor (onlar hala erkek şiddeti demezler, “kadına yönelik şiddet”. Faili görmezden gelen tanımlamalarınızı alınız ve çekip gidiniz “efendiler”.)

Devam etmiş sevgili başkan: “… Şems’in de söylediği gibi “Kadın; bilmeyene ‘nefs’, bilene ‘nefes’tir” sözlerini hatırlatarak nefesimiz olan kadınlarımızı her zaman baş tacı yapmamız gerektiğini de vurgulamak isterim” dedi.”

Haliyle böyle cinsiyetçi ve türcü bir şiirden de alıntı yaparak yazıya devam edeceğim;

“… Ve kadınlar 

bizim kadınlarımız: 

korkunç ve mübarek elleri 

ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle 

anamız, avradımız, yarimiz 

ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen 

ve soframızdaki yeri 

öküzümüzden sonra gelen 

ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız 

ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki 

ve kara sabana koşulan ve ağıllarda 

ışıltısında yere saplı bıçakların 

oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan 

kadınlar, 

bizim kadınlarımız

…” [2]

Biz na-trans ya da trans olsak da birilerinin “kadını”, “bacısı,” kızı, karısı, anası danası, şuyu buyu olacağız: biz hep birilerine ait olduk, olacağız. Bu patriyarkal “kriz” buradan besleniyor. Aidiyet dediğin şey, iktidardan kurulup “bizim” ait olmadığımız ama üzerimizde ait olunmaya dair baskılar kurulması. Birilerine aitsin NOKTA. Soyu devam ettiren, “döl yatağına” sahip çıkan, anaç duygulara sahip olduğunun sürekli suratına vurulduğu… her ne isen, ne olursan ol, efendim sen birilerine aitsin. Herkes, senin adına söz söyleyebilir. Hele demiyor mu öküzden sonra gelen diye, al sana türcü okuma buyur.

(arada kendime ayar veriyorum: dağılma yasmin)

Korunması gereken varlıklar olarak tanımlanmamızı geçtim, “biz koruyamadığımız için bu halde bu kadınlar, öldürülüyor” diyen bir babanın sesiyle sabah uyandım. Bu adam da “bildiğin erkek”: şiddetin her yönüyle haşırneşir olmuş, oldurmuş bir erkek. “Sen beni korusan nolcakkkkk? Lütfen bi gidin artık, bizi koruduğunuz için bu haldeyizzzz” diyen otuzuna varsa da büyümediğini kabul edilen “kızçocuğu” (am-meme varsa gaaadunsun buralarda anacım. Ya kadın-ya erkek. Ötesi yok, kuir, interseks, trans-natrans (çok kavram var anambabambacımbrom :p ) falan işlemiyooğğ 🙂 )

10959385_10153108891473817_7024761803774365948_n

Neyse demem o ki (tüh karen benden önce demiş); “kadınlara nasıl davranıldığına bakın. Bütünüyle denetim altına alınmışız, çiğneniyoruz, hiçbir saygınlığımız yok, ciddiye alınmıyoruz. Hayvanlar da aynı durumda. Yaşam düzenleri, tüm varoluşları insanların ihtiyaçlarına göre ayarlanmış. İşte erkeklerin kadınlar ve yeryüzüne yaptıkları.” (karen waren)

Aslında doğa (yeryüzü) da hayvanlar da kadınlar da; nesneleştirildiği gibi aynı dolayımda bunları yaşamışlardır. Aynı süreçler, aynı ezilme halleri, aynı ezenler… “dişileştirilip” işgal edilen bedenler/yerler üçü de: Etin cinsel politikası diyor ya Carol, tam da oturuyor: “‘Kadınları hayvanlaştıran, hayvanları da cinselleştirip dişilleştiren bir davranışlar bütünüdür’ derken Carol, “‘türün dişisini’ ele alarak, kadınların nasıl ‘tür kimliğinin’ taşıyıcısı haline getirildiğini, çiftlik hayvanlarının da- sonuçta et haline getirilmek üzere- üremelerini sağlamak için türün dişisini kontrol altına alma gerekliliği yüzünden kültürümüzde statülerini kaybettiklerini gösterir.”[3] Bunu doğaya da uygulayabiliriz. Neyse siz dağınıklıktan yakaladınız zaten muhabbeti 🙂

Ve Carol ekler, “Patriyarka, insan-hayvan ilişkilerinde örtük biçimde var olan bir toplumsal cinsiyet sistemidir. Dahası toplumsal cinsiyetin inşasında uygun besinlerin hangileri olduğu konusunda talimatlar da vardır. Bizim kültürümüzde erkek olmak, erkeklerin ya sahip çıktıkları ya da inkâr ettikleri kimliklerle bağlantılı – “hakiki” erkeklerin neleri yapıp neleri yapmadıklarıyla. Bu sadece bir ayrıcalık meselesi değil, bir sembolizm meselesi. Kültürümüzde “erkeklik” kısmen et yemek ve başka bedenler üzerinde denetim kurmak üzerinden inşa ediliyor.”[4]

Bu denli ortaklık varken neden hala feministler, hayvan ve yeryüzü meselesine gözlerini kapamışlardır?[5], Carol da aynı soruyu sorar; “Feministler neden ırk ya da sınıf ayrımcılığına karşı siyasî ve felsefî tavır almakta gecikmezken, hayvan haklarını hiçe saydılar?”: “Birçok feminist yıllar içinde kadınlarla hayvanlar arasında kurulan denkliğin kadınları gayri insanîleştirme şekli olduğunu gördü. Buna tepki olarak, “Biz de insan türünün bir parçasıyız. Tıpkı erkekler gibi ussal, düşünen varlıklarız,” dediler. Ayrıca ırkçılık karşıtı ilerici feministler de, hayvanlar adına konuştuğumuzda insan mağdurların uğradığı haksızlıkları küçümseme endişesi söz konusu.” Ve hayvan hakları/hayvan özgürlüğüne dair çok yerinde cümle geliyor: “Patriyarkal bir dünyada birer kadın olarak bilincimizi geliştirebileceğimiz bir alan olarak görmeyebiliyoruz bu hareketi.”[6]

Ve bir yüzleşme paragrafı olarak gördüğüm şu paragraf da çok yerinde; “Özel olan siyasîdir, diyoruz, ama ne yediğimiz ya da ne giydiğimiz hâlâ özel konulardan sayılıyor. Şöyle karşılık veriyorlar size: “Hayvanları yiyip yememekle ilgili kararımın özel bir karar olarak kalmasını istiyorum.””

Neyse on olarak bu eylemin 8mart’ta yapılması, aynı şekilde “deve güreşleri”nin de kadınlargünü’ne dair belediyelerce yapılan organizasyonların mihenk taşı olması, sorunun daha da büyük olduğunu gösterir: (8mart’ın tarihine dair çok fazla şey yazmak, söyylemek istemedim. yeni de uyanmıstım. reklamı görünce dellenip yazdım bunları da)

deve-güreşi-bayraklı-2015

* “sekizmart bizimdir bizim kalacak” diyen “erkek” kalabalığı: belediyeler, konserler, eylemalanları falanfilan.

*sekizmart’ta geceleri de sokakları da istiyoruz diyen feministlere durun hele bakın biz sizi desetekliiyoğğzz gelin siz de deve güreşi izleyin, at kosturuyoozz bakın: özgeccan için hemiii de.

* sekizmart’ın politik öneminini yok etmeye dayalı yapılan bu eylemleri masum bulmam mümkün değil.

;;; o nedenle ;;;

Türcü, cinsiyetçi ve eril tahakkaküme karşı ses çıkarmaya, sokağa çıkmalı: boyamaya gökkuşağıyla,,,

620790_688826767814912_1295783874_o

Kadına karşı şiddete hayır derken, hayvanlara ve doğaya uyguladığıınız şiddet ile bir an önce yüzleşmeniz dileğiyle,

(ayyyyy: hele bir de hayvanları sömürerek şiddete karşıyız diiyooğğllar ya.)

Yasemin, bir çiçek adıdır.  🙂

dibedüşmüşkırıntılar.toplamaklazım.

[1] http://www.tjk.org/TR/YarisSever/News/Page/12826?Tarih=01.03.2015%2000:00:00

[2] Nazım Hikmet: http://siir.sitesi.web.tr/nazim-hikmet/kadinlarimiz.html

[3] Bakınız: http://www.birikimdergisi.com/sayi/195/patriyarka-kadinlar-ve-vejetaryenlik

[4] Bakınız: http://www.birikimdergisi.com/sayi/195/patriyarka-kadinlar-ve-vejetaryenlik

[5] Bakınız:  1. https://vegankulkedisi.wordpress.com/2014/12/02/kimin-bedeni-kimin-arzusu-seks-kolesi-pony-bana-ayna-tutuyor-2/

  1. https://vegankulkedisi.wordpress.com/2014/12/30/kirmizi-kurdela-ile-bagladiklari-bizim-ortak-kaderimiz-miymis/

[6] Bakınız: http://www.birikimdergisi.com/sayi/195/patriyarka-kadinlar-ve-vejetaryenlik

Reklamlar

Benim belimdeki/mememdeki kırmızı kurdela, koyunun başındaki kırmızı kurdela. Bizim ortaklığımız nerede başladı ve bu ortaklığımız nerede bitirildi? yaz 419946_10150588907418817_2086242059_n Bizi öldüren kimdi kırmızı kurdela ile?

Ölüyorken biz, katillerimiz bir kere daha mı saklandı? Ne kadar gariptir, birileri gözden “kolayca” kaçarken, diğerleri yani “biz” (others bebeğim!) haber bültenlerinde fail-i meçhul etiketi yiyerek acaba “n‘aptı da öldürüldü orospu”yu (sanki kol kası kullanınca am/göt kasını kullananlardan daha namuslu “para kazanıyorlar) sesli/sessiz dile getiren gözleri gören/gör(e)meyenler olarak o “öldürülmenin” acısı/korkusu/dehşeti ile bu “eril” dünyaya direnerek (savaşmak demiyorum, savaşmak da eril politikanın gereği olarak yüzyıllardır hayatımızda değil mi?) yaşamaya devam etmek.

Öldürülen, tecavüze uğrayan, “erkek” şiddetinin her boyutu ile her saniye karşılaşan “kadınlar” olarak, bizi öldürenleri görebildik mi? Katili ararken, katilliğimizle yüzleştik mi?

Peki aynı patriyarkal sistemin “erkekleri”, onlarca hayvanı öldürürken onlara da  fail-i meçhul demeyi nasıl akıl edebildiklerini sorabildik mi?

Kırmızı kurdelanın temsili olan iki fotograf üzerinden “kadın-hayvan ortaklığına” baktığım bir şey yazmak istedim. Malum etin cinsel politikası, her yerden iğneler batırıyor bedenime, zihnime, ruhuma…

Bekaretiydi toplumun, kırmızı kurdelayı kırmızılaştıran, benim kanımdı: hani her ay tiksindikleri kadım, pedimi siyah poşetlere sıkıştırdıkları kanım, devletin onaylamadığı birlikteliklerimde(n) bekledikleri kanım, onayladıklarından ise gelmesin dedikleri: malum kan gelmezse döl yatağından bir dölüt gelecekti, büyütülecekti. Tüm ideolojk aygıtlar seferber olacaklardı tüm ideolojik halleriyle: ideoloji vardı demi, tıpkı yıldızlar gibi gerçek: kan gibi kırmızı.

Ama olmazdı, o kırmızı en çok beyaza yakışırdı: bayrağ(ım) da savaş (kankırmızısı) ve masumluk (beyaz) demek değil miydi? Benim neden gelinliğim farklı olsun ki, bu bayrağın gaaadını olarak? Bembeyaz gelinliğimde hemen amımım üstünde bağlanmalıydı o kurdela (aayy pardon namusumun simgesi: ne desem ki başka?). ama örtülüydü/beyazlarla. Doğru ya evleneceğim “adam” görmeliydi yalnızca onu. O akıtmalıydı kanımı, savaşçı ruhuyla deşmeliydi bedenimi. O kan, onun da benim de “alnımın akıydı”. (“heteroseksüel” değilsem anambacım, error verecek demi tüm planlarınız)

Hatırlıyorum babaannem, bir mahalle kavgasında kavga ettiği karşıdaki kadına tülbentini göstermişti, beyaz tülbentini: öğrendim ki beyaz tülbent namus demekmiş/aklığıymış kadının: babaannem namuslu iken karşı taraf namussuzmuş. İkisi de “kadın”dı, ikisi de diğerlei tarafından “etiketlenmişti”/ama birbirlerinden daha namuslu olmalıydılar, diğer namuslularn da karşısında: tamam, durun ayol ben namussuz olurum diyemedim.

On yaşındaydım herhalde, ama biliyorum küçücüktü herşeyim!

Beyazı öğrendim, al’ı da öğrenecektim: ama bir türlü gelmiyordu o al. Korktular benden, kan akmayınca kadın olamıyordum, ya kadın olamasaydım anne? (kuir muir girince işe benim de aklım şaştı 🙂 anneme quir geldi hanım diyesim geliyor: delirid bu gızzz gene diyecek. Neyse geri döneyim. Dağılma jasmin). Hastanelerle o zaman tanıştım, bodrum katlarında basık odalarda memelerime ellendi, kıllarıma bakıldı, babam utangaç bakışlarla döndü sırtına, ben ise daha da utanmıştım. Neden dokunuyorlardı ki? Büyümese n’olcaktı ki o memeler?

Neyse meme büyüdü, kan geldi (tesadüf herhalde, beyaz pantul giymiştim, kırmızılaşmıştım sonra. Aaa çok ayıp kamuda nasıl dolaşırsın kan. Aman korkmayın ya azcık gelmiş. Kadın oldum, kutlamak lazım) Aşklar, sevgililer, partnerler: ay ne çok isim var ya… al, ak, kırmızı, beyaz, sen yaşa TC. baba, ana, am, meme, sik, göt, kıl, bacak, kol, böbrek. Geldim, gittim, gititm, geldim, gelindi, gidildi, hayat akıp geçti.

Sonra hayatıma çok sevdiğim başka (ilk sevdiğim hep sevdiğim, senin dışında ayol 😉 ) bir canlı girdi: pıtır’ım bebeğim. (Seni çok özlüyorum. Yanımdasın, yanındayım, mutluluğum…parantezimindışı,içiminparantezi.)

Hayvan özgürlüğü meselesi girdi devreye elbette, benden kan akarken ben de kan akıtıyormuşum, masum masum evcazımda otururken. O but, göğüs, ciğer denilen parçalar, benim için öldürülen başka bir canlıya aitmiş: aslında o hayvanı öldüren benmişim. (Aaa ne demek şimdi bu, cani miyiz biz? Caniyiz efenim, illa elinde bıçak olmasına gerek mi var? Bi düşün hele.)

Akıttığım kanlar, benden akan kanla birleşti. “Kansız” mıydım yoksa? Kan+kan+kan+kan… öldürmeyi reddettim, duvarlarımın arasındaki izole edilmiş halimle.Ama hayvanlar ölmeye devam ediyordu? Ben olmasam da içinde “biz” insanlar, hayvanları katletmeye devam ediyoruz…

(Tamam kısa kesmeye çalışcam)

Bir hayvanı öldürmeyi adamak? Ölüm, güzel birşey nasıl getirir ki? Ya o kanı, benim alnıma sürmen de n’ola hayırdır?

Am kanı, adak kanı, hayvan kanı, insan kanı: tiksinç bakan gözler/öldüren eller.

Sordum kendime o hayvanla ortaklığım neydi? Sadece “yaşamı paylaşmak” mı? Hayvana da bana da o kurdelayı takan, bu patriyarkal sistem. Hepimizi aynı yerden katlediyor: “Kayıp göndergeleştirerek” (bakınız: Carol Adams, Etin Cinsel Politikası).

Hayvana tecavüzün kadına tecavüzden ne farkı var? Sütü için döllenen inekler, tecavüze uğramıyor mu? O yüzden “kırmızı kurdela” ortaklığını buradan da görmek lazım 😉

Kırmızı kurdela, o “duvarı delmek”/”ilk” olmak adına erilleşen bir haldeyken; “en güçlünün kazanacağı biçimde yaş, sınıf, cinsiyet ve etnisiteye dayalı hiyerarşilerde yapılandırılmış örgütlü bir davranış bütünü” (Sancar, 2011: 216) olarak eril şiddet, her an her bağlamda karşımızda…O eril şiddeti deneyimleyen sadece kadınlar değil, ey feministler :/

sonuç itibariyle, eril şiddet, kadın hayvan demeden ipi (pardon kırmızı kurdelayı) doğrudan boğamıza geçirmiş halde. bekaret, kan dökme, namus, adakadama, kurbankesme, devlet-tanrı-baba babaları oldukça bu savaşın halleri devam edecek. savaşın bedenlerimizdeki hali olan kırmızı kurdela var olmaya deva ettikçe derdimiz de devam edecek: boyunda, amda, götte, belde, sırtta, bacakta, kafada olması değil mesele. onun bizi öldürmesi///…

patriyarkal sistem, bizi “kurbanı” olarak konumlanmaya devam ettikçe kırmızı kurdela tek bir tane ve seferlik olmayacak. hayvanda da kadında da kırmızı kurdela, kurban edildiğinin göstergesidir.

“böyle bir morla alçaltım” (nilgünmarmara) ben de sizi//

son laf yerine:”eril karnist tahakküm değil, vegan queer tahayyül” bebeğim…

he bir de metre metre alınan kurdelalarla “ben bişiiii yaparım ki” 😉

unutmadan karen’den şu alıntıyı eklemek istedim: “Kadınlara nasıl davranıldığına bakın. Bütünüyle denetim altına alınmışız, çiğneniyoruz, hiçbir saygınlığımız yok, ciddiye alınmıyoruz. Hayvanlar da aynı durumda. Yaşam düzenleri, tüm varoluşları insanların ihtiyaçlarına göre ayarlanmış. İşte erkeklerin kadınlar ve yeryüzüne yaptıkları.” (karen waren)

yasemin— //

“Size, bu odanın alacakaranlığından, okyanusundan, beni boğan dalgalarından, tenimde kalan tuzdan ve yastıklarda kuruyan gözyaşından hiç bahsetmedim.” birhankeskin

far_sub_photo

Bu yazıda, seks kölesi olarak “yaşamaya” devam eden bir orangutanın hayatından yaşadığımız bedensel pratiklere dokunmayı istedim.pony

Aklımdaki soruları yazarak bu yazının da gidişatına dair yol haritasını şöyle çıkardım: İlk olarak Pony kimdir? Neden bir “hayvan” üzerinden “kadın” beden/ten deneyimlerine odaklanmak istedim? Pony’den “bizi” farklı kılan birşey arama ihtiyacı nerede, nasıl ve neden doğdu? Pony’nin seks kölesi olmasında ona yaşatılan süreç, onun yaşadıkları, bedenine müdahale (ve bunun gibi birçok şey) kimin arzusu dolayımında hayat buluyor? “Kimin bedeni kimin kararı” sorusununda Pony nerede? Cinsel pratiklerde, hayvan ve kadın bedeninin kayıp gönderge haline getirilmesi ve bu bağlamda ortaklıklarımız. Eril şiddetin tüm biçimlenmiş hallerine karşı mücadelede “faili” nerede tutuyoruz ve bu bağlamda şiddeti uygulayan faillerin varlığı, şiddet mağdurlarının çığlıkları arkasında nasıl da kayboluyor? Ve son olarak pürüzsüz bir beden arzusu, sadece “erkek fantezisi” ile ilişkili midir?

Pony, (erkeklerin çoğu için orangutanlarla seks yapmanın orjinal görülmesinden dolayı) binlerce seks kölesi oragutandan sadece bir tanesidir. Pony, altı-yedi yaşlarındayken Borneo’daki bir fuhuş köyünde, duvara zincirlenmiş bir halde bulundu. Bir kadın tarafında uzun süredir alıkonulmuş olan Pony bulunduğunda, tüm vücudu traşlıydı (hergün traş ediliyor, bu nedenle derisi kızarmış, tahriş olmuş ve sivrisinek ısırıklarını kaşıdığı için enfeksiyon kapmıştır) ve yanına bir erkek geldiğinde anında arkasını dönüp kendisini sunuyor, cinsel hareketler yapıyordu. Ayrıca erkekler Pony’ye yüzükler ve  kolyeler takıyordu.[1] Tam da bu noktadan hareketle, Pony ile ortaklığımızı ve bu ortaklığımızın inşasına bakmak lazım. Bu erkeklik (ve de insanlık) inşasının bize yaptıklarına: kayıp gönderge, başkalarının arzusuyla şekillenmiş bedenler, seks köleliği, mağdur-fail ikiliği.

Bu yazıda sadece “tüysüz” beden arzusuna odaklanmak istemiştim ama bir baktım ardarda sorular yazıyorum. Elbette tüm bu sorulara cevap bulmak kolay olmadığı gibi salt bir şekilde cevap aramak niyetinde de değilim –ki tek bir cevabın olduğunu da düşünmüyorum.

Şuan binlerce hayvan (insan da dahil) tecavüze uğramakta, seks kölesi[2] olarak çalıştırılmaktadır. Ayrıca beden ve arzularımız, patriyarkal sistem tarafından sınırlandırıldığını; başka beden ve arzu yaratımındaki “başkasının varlığı”, istemediğimiz (bunu ben mi istiyorum dediğimiz) birçok şeyi yapar halde kendimiz bulmamız? Benim bedenim, benim kararım derken, bunun imkanlılığını deneyimleyip/deneyimlemediğimiz. Pony, öyle bir örnek ki, dışımızda tuttuğumuz bir canlının, “bizimle” aynı nedenlerden dolayı aynı süreçleri yaşayarak, nasıl “sömürüldüğünü” görmemize neden olduğu gibi feminist söylemi, insan merkezli yerden “başka” yere taşıma ihtiyacını gün yüzüne çıkarıyor. Veganfeminist söylem gerekliliği, kendini burada konumlandırdığı gibi “karnist” sistemin ezileni olan “hayvan” ile eril/patriyarkal sistemi ezileni “kadın” arasında bir ortaklık üzerinde kendini buluyor. Bu ezilme, “bizim” kayıp göndergelik halimize şöyle işaret eder[3]: “Et, yumurta ve süt ürünleri üretimi yoluyla hayvanlar kayıp hale getiriliyor” (Adams, 2013: 16), “patriyarkal kültürdeki kayıp gönderge sistemi, daima diğer baskı altındaki grupları akla getirir” (Adams: 103). “Hayvanların kürk ticareti yoluyla gördükleri baskı ve siyahların köle olarak gördüğü baskı arasındaki bağlantı”, ırkçılık ile kayıp gönderge arasındaki görmemiz gereken bağdır (Adams, 105). Bu kayıp gönderge hallerinin örneklerini çoğaltabiliriz elbette ama sınırlılıklar nedeniyle bu yazıda Pony ile kadınların odağından dışarı çıkmamak gerekiyor.

“Pony ile neden ortaklaşamıyoruz?” sorusunda “karnizmi” ve/ya “türcülüğü” görmek önemlidir. Adams (2006: 107-108), “kendi yaşadığımız ihlalleri anlatırken, hayvanların deneyimlediklerine benzeterek kayıp göndergelerin ataerkil sistemini biz ayakta tutarız. Mesela dayak yedikten sonra doktora giden bir kadın duyarız. Doktor kadının bacağının “bir kasabın vitrininde asılı duran çiğ et parçası gibi gözüktüğünü” söyler. Feministler bu tanımı kadının maruz kaldığı baskıyı anlatan bir metafora çevirir” derken radikal feminist söylemin, hayvanın uğradığı baskı ile patriyarkal sistem (veya feminizm-hayvan özgürlüğü meselesi) arasında kuramadığı bağa dikkat çeker. Hayvanlar, nasıl et parçasına dönüştürülüyorsa, tecavüze maruz kalıyorsa; bu olayın “failleri” tarafında da “kadınlar” aynı süreci yaşıyor (ama diğer yandan kadınalr tarafından hayvanlar kayıp gönderge haline dönüştürülüyor). Ki bu nedenle Pony’nin yaşadıkları ve Pony’e bakış ile bizde olan arasında bir fark yok. O nedenle “kimin bedeni kimin kararı” sorusunu veganfeminizm üzerinden de (tekrar) okumak gerekir.  Karar verme sürecinde, kendi bedeni adına konuşamayan/özne olamayan bedenlerin varlığı, sadece Pony değil binlerce “ezilen” grup (“kadınlar” dahil) üzerinden bu soruya tekrar bakmayı gerektirdiği gibi et parçasına dönüşen hayvanın ölümü, bir kadın cinayetinden daha farklı ve değersiz değildir.

Eril şiddetin failliği ve mağdurluğu üzerinden Sancar (2011: 215-6) “şiddetin, ‘erkek doğasının’ bir tezahürü olarak kabullenilişi ve bunun zıddı olarak, kadınların da ‘doğaları’ gereği barışçıl olduğunun düşünülmesi, ‘özcü’ ve ‘indirgemeci’ bir görüştür. (…) Ayrıca her erkeğin şiddet uygulamayı kabullendiği ve bunun itirazsız gerçekleşleştirdiği söylenemeceği gibi, her kadının da tamamen şiddet kullanmadan uzak bir biçimde yaşadığı iddia edilemez. (…) Burada unutulmaması gereken şey, ‘eril şiddet’[4]in yarattığı kazançların, erkekler arasında paylaşımını düzenleyen devlet, piyasa, aile, heteroseksüel, evlilik, kadın bedeni ticareti gibi ‘erkek egemenliğini’ düzenleyen alanlar ve kurumlar ile içiçe geçmiş yapısıdır. (…) Şiddetin uygulayıcıları çoğu zaman erkekler” olduğunu söylerken Pony’nin yaşadıklarının nedeni eril şiddet ve erkek gözü/fantezisi olduğunu görmemiz lazım. Farklı olanı orijinal olarak kuran ve Pony örneğinde de göreceğimiz üzere farklı deneyimleri yaşama arzusunda olanın “karşının özneliği”nin kaybolmasına neden olması söz konusudur: tecavüz, tecavüz pornoları, zoofoli ve pedofiliye ilgi. (Sorular hep!) Buradan eril şiddetin Pony bedeninde biçimenmiş halini, erkeğin ona yanaşması halinde, arkasını dönmesi ya da “cinsel” hareketlerde bulunmasında görebiliriz. Eril şiddetin faili erkek ise şiddetin varlığını yok etmek adına, mağdurun (özne olamayan) arzu duyduğunu dillendirebilir ve/ya bu eylem karşısında ona hediyeler sunmanın şiddeti yok ettiğini düşünebilir. Peki şiddet yok mu oluyor? Tecavüzcüsü ile evlenmek zorunda bırakılan veya her gün ev-içi tecavüze maruz kalan kadınlar (biz) ile Pony arasındaki fark nedir? Eril şiddetin kurbanı olarak, faili görmek yani bizi kurban eden, kayıp gönderge haline getiren ve öldüreni görmek önemlidir ve bu failin çoğunlukla “erkek” olması tesadüf müdür? Faili görmek adına, “özcü ve karşıtlığa dayalı düşünüş türü”nden (Newman, 2001: 282) kaçınmak gerektiğinin ve “ezilmelerimizden dolayı değerli kılınışımıza”[5] da karşı çıkmamız gerektiğini de söylüyorum. (Ancak her gün eril şiddeti iliklerimde hissederken bu soruları da ayrıca soruyorum kendime.)

Ve küçük bir not, Scully’in tecavüze, failler üzerinden baktığı çalışma[6] burada önemlidir.

Son olarak, Pony’nin traşlı bedeni üzerinden kadına (da) yüklenen tüysüz, fit, makyajlı bir beden idealinin eril-patriyarkal-kapitalist sistemin bir fantezisi olduğuna inanıyorum. O yüzden Pony ile farkımız yok, sadece ezilmişlik üzerinden buna bakmıyorum aksine insan odaklı düşünmeyi reddettiğim için böyle düşünüyorum.

Sevgi ve dayanışmayla,

yasemin

[1] Ayrıca bakınız: Mountain, Michel (2012) Tecavüzün Gerçekten “Meşru” Olduğu Yer: http://hayvanozgurlugucevirileri.com/2012/08/25/tecavuzun-gercekten-mesru-oldugu-yer/

[2] “Seks kölesi” derken “seks işçiliğini” kastetmiyorum. Bahsettiğim şey, kölelik koşullarının yeniden üretilmesi ve oradaki tahakkm ilişkilerinin varlığıdır.

[3] Eklemek gerekir ki, “ … “kendimi et parçası gibi hissettim”… tecavüz mağdurlarının ve dayak yiyen kadınların özelinde, hayvanların ölüm tecrübesi kadınların yaşarken deneymlediklerini resmetme işlevi görür.” (Adams, Carol (2013) Etin Cinsel Politikası, Ayrıntı: İstanbul, s. 101)

[4] Eril şiddet, yaş, sınıf, cinsiyet ve etnisiteye dayalı hiyerarşilerde yapılandırılmış ve en güçlünün kazanacağı biçimde örgütlenmiş bir davranışlar bütünüdür. (Sancar, Serpil (2011) Erkeklik: İmkansız İktidar, Metis: İstanbul,  s.216)

[5] Ayıca bakınız: Newman, Saul (2001), Bakunin’den Lacan’a: Anti-otoriteryanizm ve İktidarın Altüst Oluşu, Ayrıntı: İstanbul.

[6] Bakınız: Scully, Diana (1994) Tecavüz: Cinsel Şiddeti Anlamak, Metis: İstanbul.

not: deli kadın’ın dördüncü sayısında yayınlanmıştır.

http://bianet.org/bianet/medya/160755-feminist-dergi-deli-kadin-raflarda

cropped-10492398_10152590180953817_2848210200147873741_n.jpg