Archives for posts with tag: hayvan sömürüsü

12036794_1690970617801471_8540776869552764857_n.png
Herkese merhaba,

Hayvan kaynaklı gübreleri ve hayvan emeğini kullanmadan en baştan ve tamamiyle çevredeki doğal yenilenebilir kaynaklardan beslenen büyük EKO-VEGAN bahçeler oluşturmayı deneyimliyoruz.

Endüstriyel zincirden sadece kendimizi kurtarmış olmakla yetinmiyor , endüstriyel ürünlerle rekabet edebilir maliyetlerle eko-vegan ürünleri yetiştirmenin ve saklamanın yollarını buluyor ve bu ürünleri insanlara ulaştırmak istiyoruz.

Bu sayfada deney ve deneyimlerimizi güncel olarak paylaşmayı amaçladığımız gibi eko-vegan bahçemizin ürünlerine ulaşmak isteyenlere bunları temin edebileceğimiz gibi, bu deneyimleri bizimle bizzat paylaşmak isteyenlere de kapımız he açık olacak elbet.


Balıkesir- Savaştepe’nin Yeşilhisar Köyü’nde beraber bir sezonu tamamlamak üzereyken bu (fb) sayfayı açmaya karar verdik. Hayatımızı birleştirirken, bu birleşimin içinde gelişeceği çevreye ve besinlere verdiğimiz önem, saygı ve hassasiyet çerçevesinde böyle bir yaşamı seçtik.
Endüstriyel tarımdan çıkış yolu ararken adapte olmak adı) altında halihazırda doğal yaşamın hüküm sürdüğü yerlere bazı türlere geçilmez kılarak yapılan işgal yerine (bakir toprakların kullanıma açılması), organik madde bakımından tükenmiş, yıllarca mono-kültüre maruz kalmış, kontrollü-kontrolsüz ilaçlanmış bu arazileri, çok kültürlü ve sürdürülebilir bir hale kısa sürede dönüştürmeyi sağlayacak pratikleri örmeye çabalıyoruz.

Var olan kültürleşmiş tarımsal yöntemlerin; ki bunların alternatif ya da doğal sayılabilecek yanları da birçok insan için rahatsız edici unsurlar içermektedir. Örneğin; yetiştirilen milyonlarca uğur böceğinin kutularda binlerce km taşınıp popülasyon kontrolü adı altında yaprak bitlerinin üzerine salınması.

Ve bu birbirine sıkı sıkıya bağlanmış tarımsal yöntemlerin kilit noktalarında hayvan kontrolü ve sömürüsünün bulunduğunu fark etmemizle bambaşka bir tarımsal yöntem ihtiyacı hissettik. Hayvansal ürünleri reddetsek de yediklerimizin yetiştirilmesindeki hayvan sömürüsünü de görerek VEGAN bir bahçecilik için çalışmaya başladık. Vegan bahçecilik; tarımsal kimyasalların kullanımının hayvan ölümlerine sebep oluşundan dolayı (örneğin akarsulara karışarak sudaki yaşamı etkileyen kimyasallar gibi ) ekolojik yetiştiriciliği seçmenin ötesinde ekolojik tarımsal yöntemlerin içerisine işlemiş ve vazgeçilmez gibi görünen kemik unu, kan unu, balık unu, tutsak hayvan gübrelerini de kullanmamayı içeriyor. Mevcut olan alternatifleri kullanarak ve bunları daha verimli hale getirerek bir yandan da yenilerini çevre kaynaklardan edinmeye çabalıyoruz.

Endüstriyel tarımsal üretimin tek sorumlusu sadece üretici değil tüketicinin de olduğunun bilincinde olmamız gerektiğini düşünüyoruz. Tüketilen endüstriyel ürünlerin pazarın sürekliliğini sağlayarak gezegene yaptıklarının farkına vararak, mümkün olan maksimum dönüşümün gerçekleştirilmesi için iletişim ve deneyimlerin üst üste birikimine katkı sunmak ve bu deneyimlerimizi dolaşıma sokmak niyetindeyiz.
Barış tarlada başlar, sofraya düşer, gezegene yayılır.

Sevgilerle,

Talat ve Yasemin

12039501_10206990942985750_944704497255958846_n

Eko-Vegan Bahçe

 

(https://www.facebook.com/Eko-Vegan-Bah%C3%A7e-1690966924468507/?fref=ts)

“Özgecan için ayağa kalk”[1]

Ne denli masumane bir reklam değil mi? Reklam görselinde, ayağa kalkan yani şahlanan bir atın varlığı “türcü” pratiğin asla masumane anlamlandırlamayacağına dair bir “son” işaret olsun bu.

11041431_787778347977384_1996592129_n

Başlıyoruz,

“Türkiye Jokey Kulübü; 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde, toplumsal bir sorun olan “Kadına Şiddet” konusuna dikkat çekmek için, Adana ve İzmir Hipodromlarında ‘Özgecan Aslan’ anısına koşular düzenliyor.”

Erkek şiddeti dolayısıyla ölen/öldürülen bir kadın: gencecik. Herkes saşkın, herkesin canıncan can gitmişcesine şoka girdiler. Aslında her gün bu erkek şiddetine maruz kalıyoruz. Özgecan’ın öldürülmesine karşı İzmir’deki çok “sevgili” dolmuşçu abiiğğğlerimiz bile afişler astılar: oysa ben hala o dolmuşlara binmemeye direniyorum. İzmir’in en uç semtinden “merkezine”, merkezinden “varoş”una devirdaim halinde olan biri diyor bunu.

Bir yazıda sormuşlardı. Söylemeden geçemeyeceğim: Aslında ölüm üzerinden bir hiyerarşi yaratıldığını düşünerek okuduğum bir yazı iken diğer yandan “ikiyüzlülüğümüzü” de göstermişti: bir transkadın, seks işçisi. Öldürüldü. Yine. Erkek şiddeti. Ama sessizliğe gömüldük/gömüldüler. Özgecan’ın öldürülmesine neden şaşırdılar, na-trans kadınlar da hergün katlediliyor. Ama olamazdı, üniversite okuyan “tazecik kızçocuğu” idi… Özgecan’dan sonra evet ben de kendime bir süre gelemedim. Ardarada haberler, evde açık tv, ana-baba konuşmaları… herkese cevap veren br yasemin.  Sonuç: ardarada iki gün “oğlan” kardeşime “şuan şu otobüsteyim, şu saatte incem” mesajı çekerken yakaladım kendimi. Korkuyordum, korku geldi vurdu beni: “varoşuma dönerken beni…”

Neyse dağılmadan, “jokey kulübü”, özgecan için koştuklarını söylüyor: şiddete karşı dururken nasıl da başka şiddeti örüyorlar. Aslında erkek şiddetine karşı olduklarını başka bir erkek şiddetiyle  gösteriyor (onlar hala erkek şiddeti demezler, “kadına yönelik şiddet”. Faili görmezden gelen tanımlamalarınızı alınız ve çekip gidiniz “efendiler”.)

Devam etmiş sevgili başkan: “… Şems’in de söylediği gibi “Kadın; bilmeyene ‘nefs’, bilene ‘nefes’tir” sözlerini hatırlatarak nefesimiz olan kadınlarımızı her zaman baş tacı yapmamız gerektiğini de vurgulamak isterim” dedi.”

Haliyle böyle cinsiyetçi ve türcü bir şiirden de alıntı yaparak yazıya devam edeceğim;

“… Ve kadınlar 

bizim kadınlarımız: 

korkunç ve mübarek elleri 

ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle 

anamız, avradımız, yarimiz 

ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen 

ve soframızdaki yeri 

öküzümüzden sonra gelen 

ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız 

ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki 

ve kara sabana koşulan ve ağıllarda 

ışıltısında yere saplı bıçakların 

oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan 

kadınlar, 

bizim kadınlarımız

…” [2]

Biz na-trans ya da trans olsak da birilerinin “kadını”, “bacısı,” kızı, karısı, anası danası, şuyu buyu olacağız: biz hep birilerine ait olduk, olacağız. Bu patriyarkal “kriz” buradan besleniyor. Aidiyet dediğin şey, iktidardan kurulup “bizim” ait olmadığımız ama üzerimizde ait olunmaya dair baskılar kurulması. Birilerine aitsin NOKTA. Soyu devam ettiren, “döl yatağına” sahip çıkan, anaç duygulara sahip olduğunun sürekli suratına vurulduğu… her ne isen, ne olursan ol, efendim sen birilerine aitsin. Herkes, senin adına söz söyleyebilir. Hele demiyor mu öküzden sonra gelen diye, al sana türcü okuma buyur.

(arada kendime ayar veriyorum: dağılma yasmin)

Korunması gereken varlıklar olarak tanımlanmamızı geçtim, “biz koruyamadığımız için bu halde bu kadınlar, öldürülüyor” diyen bir babanın sesiyle sabah uyandım. Bu adam da “bildiğin erkek”: şiddetin her yönüyle haşırneşir olmuş, oldurmuş bir erkek. “Sen beni korusan nolcakkkkk? Lütfen bi gidin artık, bizi koruduğunuz için bu haldeyizzzz” diyen otuzuna varsa da büyümediğini kabul edilen “kızçocuğu” (am-meme varsa gaaadunsun buralarda anacım. Ya kadın-ya erkek. Ötesi yok, kuir, interseks, trans-natrans (çok kavram var anambabambacımbrom :p ) falan işlemiyooğğ 🙂 )

10959385_10153108891473817_7024761803774365948_n

Neyse demem o ki (tüh karen benden önce demiş); “kadınlara nasıl davranıldığına bakın. Bütünüyle denetim altına alınmışız, çiğneniyoruz, hiçbir saygınlığımız yok, ciddiye alınmıyoruz. Hayvanlar da aynı durumda. Yaşam düzenleri, tüm varoluşları insanların ihtiyaçlarına göre ayarlanmış. İşte erkeklerin kadınlar ve yeryüzüne yaptıkları.” (karen waren)

Aslında doğa (yeryüzü) da hayvanlar da kadınlar da; nesneleştirildiği gibi aynı dolayımda bunları yaşamışlardır. Aynı süreçler, aynı ezilme halleri, aynı ezenler… “dişileştirilip” işgal edilen bedenler/yerler üçü de: Etin cinsel politikası diyor ya Carol, tam da oturuyor: “‘Kadınları hayvanlaştıran, hayvanları da cinselleştirip dişilleştiren bir davranışlar bütünüdür’ derken Carol, “‘türün dişisini’ ele alarak, kadınların nasıl ‘tür kimliğinin’ taşıyıcısı haline getirildiğini, çiftlik hayvanlarının da- sonuçta et haline getirilmek üzere- üremelerini sağlamak için türün dişisini kontrol altına alma gerekliliği yüzünden kültürümüzde statülerini kaybettiklerini gösterir.”[3] Bunu doğaya da uygulayabiliriz. Neyse siz dağınıklıktan yakaladınız zaten muhabbeti 🙂

Ve Carol ekler, “Patriyarka, insan-hayvan ilişkilerinde örtük biçimde var olan bir toplumsal cinsiyet sistemidir. Dahası toplumsal cinsiyetin inşasında uygun besinlerin hangileri olduğu konusunda talimatlar da vardır. Bizim kültürümüzde erkek olmak, erkeklerin ya sahip çıktıkları ya da inkâr ettikleri kimliklerle bağlantılı – “hakiki” erkeklerin neleri yapıp neleri yapmadıklarıyla. Bu sadece bir ayrıcalık meselesi değil, bir sembolizm meselesi. Kültürümüzde “erkeklik” kısmen et yemek ve başka bedenler üzerinde denetim kurmak üzerinden inşa ediliyor.”[4]

Bu denli ortaklık varken neden hala feministler, hayvan ve yeryüzü meselesine gözlerini kapamışlardır?[5], Carol da aynı soruyu sorar; “Feministler neden ırk ya da sınıf ayrımcılığına karşı siyasî ve felsefî tavır almakta gecikmezken, hayvan haklarını hiçe saydılar?”: “Birçok feminist yıllar içinde kadınlarla hayvanlar arasında kurulan denkliğin kadınları gayri insanîleştirme şekli olduğunu gördü. Buna tepki olarak, “Biz de insan türünün bir parçasıyız. Tıpkı erkekler gibi ussal, düşünen varlıklarız,” dediler. Ayrıca ırkçılık karşıtı ilerici feministler de, hayvanlar adına konuştuğumuzda insan mağdurların uğradığı haksızlıkları küçümseme endişesi söz konusu.” Ve hayvan hakları/hayvan özgürlüğüne dair çok yerinde cümle geliyor: “Patriyarkal bir dünyada birer kadın olarak bilincimizi geliştirebileceğimiz bir alan olarak görmeyebiliyoruz bu hareketi.”[6]

Ve bir yüzleşme paragrafı olarak gördüğüm şu paragraf da çok yerinde; “Özel olan siyasîdir, diyoruz, ama ne yediğimiz ya da ne giydiğimiz hâlâ özel konulardan sayılıyor. Şöyle karşılık veriyorlar size: “Hayvanları yiyip yememekle ilgili kararımın özel bir karar olarak kalmasını istiyorum.””

Neyse on olarak bu eylemin 8mart’ta yapılması, aynı şekilde “deve güreşleri”nin de kadınlargünü’ne dair belediyelerce yapılan organizasyonların mihenk taşı olması, sorunun daha da büyük olduğunu gösterir: (8mart’ın tarihine dair çok fazla şey yazmak, söyylemek istemedim. yeni de uyanmıstım. reklamı görünce dellenip yazdım bunları da)

deve-güreşi-bayraklı-2015

* “sekizmart bizimdir bizim kalacak” diyen “erkek” kalabalığı: belediyeler, konserler, eylemalanları falanfilan.

*sekizmart’ta geceleri de sokakları da istiyoruz diyen feministlere durun hele bakın biz sizi desetekliiyoğğzz gelin siz de deve güreşi izleyin, at kosturuyoozz bakın: özgeccan için hemiii de.

* sekizmart’ın politik öneminini yok etmeye dayalı yapılan bu eylemleri masum bulmam mümkün değil.

;;; o nedenle ;;;

Türcü, cinsiyetçi ve eril tahakkaküme karşı ses çıkarmaya, sokağa çıkmalı: boyamaya gökkuşağıyla,,,

620790_688826767814912_1295783874_o

Kadına karşı şiddete hayır derken, hayvanlara ve doğaya uyguladığıınız şiddet ile bir an önce yüzleşmeniz dileğiyle,

(ayyyyy: hele bir de hayvanları sömürerek şiddete karşıyız diiyooğğllar ya.)

Yasemin, bir çiçek adıdır.  🙂

dibedüşmüşkırıntılar.toplamaklazım.

[1] http://www.tjk.org/TR/YarisSever/News/Page/12826?Tarih=01.03.2015%2000:00:00

[2] Nazım Hikmet: http://siir.sitesi.web.tr/nazim-hikmet/kadinlarimiz.html

[3] Bakınız: http://www.birikimdergisi.com/sayi/195/patriyarka-kadinlar-ve-vejetaryenlik

[4] Bakınız: http://www.birikimdergisi.com/sayi/195/patriyarka-kadinlar-ve-vejetaryenlik

[5] Bakınız:  1. https://vegankulkedisi.wordpress.com/2014/12/02/kimin-bedeni-kimin-arzusu-seks-kolesi-pony-bana-ayna-tutuyor-2/

  1. https://vegankulkedisi.wordpress.com/2014/12/30/kirmizi-kurdela-ile-bagladiklari-bizim-ortak-kaderimiz-miymis/

[6] Bakınız: http://www.birikimdergisi.com/sayi/195/patriyarka-kadinlar-ve-vejetaryenlik

filtutsak

“hangi kavgaya girsek

bileğiniz kırılgan ve kaypak

hangi ölüme karşı dursak

midenizde kuzular kuşlar…”[1]

Kente dair sıkıntıları, çocuklara anlatmaya çalışan Behiç Ak, Uyurgezer Fil isimli çocuk kitabında[2], “sirkleri” anlatmış ama özellikle sirklerde “köle” olarak kullanılan hayvanlardan biri olan fil Momo’yu hayatından memnun bir hayvan olarak temsil etmiş. Kentten dert yanarken, hayvanları nasıl unututk yine değil mi?

uyurgezerfil (6) uyurgezerfil (5)

O çocuk kitabından yola çıkarak, sirklerdeki hayvan işkenceleri ve bunun üzerinden “etin cinsel politikası”na bakmak istedim; ki biliyoruz kadınlar, uzun yıllardır sirklerde “ince-esnek bedenleri” ile akrobasiden “hayvan terbiyeciliğine” dair birçok eylemde “varlık göstermiştir”: ister köle olarak sömürülsün isterse istemiyle çalış(tırıl)sın…

images (3)

“birbirini biliyor bıçakları avcıların

artık bizim de gözlerimiz

körlüğümüzden azade” [3]

O siyahi çocuimages (4)ğu hepimiz hatırlatırız, 1958’de Afrika’dan getirilip Belçika’da sergilenen çocuğu: diğer hayvanlar gibi, sımsıcak bölgeye beton yığınlarının arasına getirilen kutup ayıları, egzotik yaşam sağlandığı söylenen ve görsel ve eğlence amaçlı herkese açık (ne sermaye de dönüyor demi!) sergi salonları olarak “hayvanat bahçeleri”.

İzmir’in bebeği Bahadır’a ağlarken; ona nasıl işkence ettiğimizi düşünmedik değil mi?: gerçi her gidip gelirken iki üç fıstık vermiştik.

Onun ayağı çime basmasa da hortumuna çimleri tıkmıştık/aramızdaki dikenleri, kaç metrelik boşluğu görmemiştik.

O bizi görünce mutluydu, bahadır mutlu muydu?

ve ve ve bu sadece bir örnek: kaç bir taneden sadece biri…

2709_3269

Bir dönem “siyahi” insanlar sergilenirken o sergilerde, şimdi hayvanlar, kadınlar var,, ya sirkler? [4]: eğlencenin “ikinci” ayağı… ama daha ne ayaklar var: yunus parkları!: hani yunuslarla yanyana yüzdüğümüz, aaa ne sevimli hayvanlar dediğimiz: onların uçsuz bucaksız sularda yüzmesini engelleyip göt kadarcık alana hapsettiğimizi unuttuk demi: gerçi paarsını vermiştik, onlara iyi bakılıyordu: güneşinden yoksun/özgürlüğünden yoksun/ama en iyi iletişim sağladığımız hayvan: BOK!

Young woman standing on a running horse at the Sarasota High School Sailor Circus.

“nasılsa gözden uzak çalışıyor mezbaha”[5]

images

Eğlence sektöründe sömürülen hayvanlara dair özetle şunlar söylenebilir: ”Sirkler, yarışlar ve diğer eğlence formlarındaki hayvanlar sevdiklerinden ve doğal çevrelerinden ayrılırlar, izole edilmiş kafeslerde tutulurlar, işlevlerini yitirdiklerinde öldürürler ve dövme ve aç bırakma gibi güç kullanılan taktiklerle eğitilirler.

Filler normalde toplar üzerinde dengelerini sağlayamazlar ve kaplanlar normalde alev çemberlerinin içerisinden atlayamazlar.

Bu muhteşem hayvanların böyle salakça ve küçük düşürücü davranışlarda bulunmalarını sağlamak için tabiî ki döverek boyun eğdirilmeleri gerekmektedir.”[6]

naked fury

Kadınlar ve hayvanları, örtüşen ama kayıp göndergeler olarak tanımlayan Carol Adams’a göre[7] kadına ve hayvana yönelik olan şiddet bağlantılıdır ve her iki grup da benzer şekilde acı çeker ve ölür. Patriyarkal-kapitalistin yansıması “eril tahakküm”den nasibini alan kadın ve hayvanlar üzerinden (cinsel şiddetten öldürülmeye kadar) birçok noktada “ortaklık” kurulduğu gibi “kayıp gönderge” yani bir parça (kendinden bağımsızmışcasına) haline getirilmesine “sirkler” üzerinden baksak ne çıkacak dedim.

The Circus Girls. Florida, 1949. © Nina Leen Kaynak: vintage culture

Buna beni iten ise vintage culture adlı facebook grubunda gördüğüm ve yukarıya eklediğim o fotoğraftı.

images (2)

Hayvan sömürüsünün bu denli olduğu sirkler için hayvanlı sirkler istemiyoruz pankartlarını kaldırdık: hayvansız sirklerde neler olmuştu, oluyordu?

Karşıma bir site çıktı, insanlığın ucube dediği insanlar olarak “öteki” hallerini sergileyen bir kısım “vatandaş” o sirklere gömülmemiş miydi?

Hayvanların özgürlüğü, insanları da özgürleştirecek!!!

catherine renee

Elbette, öyle!

Buradan ise varmak istediğim nokta, çıplak, esnek, ince bedenleri ile akrobasi yapan kadınlardan; korkusuzca aslanın yanına varan, ateş çemberini tutan, atın üzerinden oradan oraya atlayan kadınlar: iki kayıp gönderge: kadın ve hayvan. İkisi de orada “erkek” tarafından hükmedilmiş halde.

Tarihi Sirk Ucubeleri: http://www.haberself.com/h/12337/

Bir eğlence nesnesi olarak: itaatkar ve güzel… vahşi ve çirkin olarak sergilenen sakallı kadınlar da olmuş elbet; kolu olmayan ve/ya koca ayaklara sahip kadınların sergilendiği gibi: resim yapan, ince ipten süzülen, tabure üstüne çıkan filler, her söyleneni yapan köpek-maymunlar gibi, evcilleştirilmiş (ve de “dişileştirilmiş”) büyük kediler (aslan kraldı demi, ama biz insanın yanında sadece büyük beden kedi)… fark nedir?

Bu fotoğrafta gördüğümüz gibi erkek işi olarak atfedilen “aslanla dans” bir kadın tarafından yapılınca “kadın hayvan terbiyecisi kralı ağzıyla besledi” diye afişe edilen bir sunumla “cinsiyetçi” bir taraf da sergiliyor: aman allahım hayvan orada sömürülürken ben ne diyorum demi? hayır efenim sorun da burada, bir kayıp gönderge olarak kadını diğer bir kayıp gönderge hayvan ile “ortaklığı” bu “eril söylem” ile kuruyor, görmüyor musunuz? ve diğer nokta ise aslan yani güçlü olan canlıyı (erkek gibi) yola getiren bir “kadın” var orada. diğer yandan ise terbiyeci denince aklımıza “erkek” de gelmiyor değil demi, zaten tüm ön adlar erkek/ta ki kadın eki alana kadar?><||| (

Vintage Circus Performer AcrobatCarol Adams, kayıp göndergenin, kayıp olması sebebiyle genellikle baskı altındaki gruplar arasındaki bağlantıyı deneyimlemize engel olduğunu söyler. Kendi yaşadığımız ihlalleri anlatırken, olayları hayvanların deneyimlediklerine benzeterek kayıp göndergelerin ataerkil sistemini yeniden üretiriz, bir öncekinden daha güçlü tutunur hayatımıza!

Carol şu örnekle bunu açıklar: “mesela dayak yedikten sonra doktora giden bir kadın duyarız. doktor bacağının “bir kasabın vitrininde duran çiğ bir et parçası gibi gözüktüğü” söyler. feministler bu tanımı kadının maruz kaldığı baskıyı anlatan bir metafora çevirir.” [8]

kuluçka makinesi benzetmesinden dişi et halimizle yeniden ürettiğimiz kayıp gönderge hallerimiz ve buna karşılık hayvanlarla kuramadığımız bu sömürü ilişkisi ve ve ve bu bağlamda eril tahakküme bu noktadan “karşılık” veremeyişimizi sirklerde de görebiliriz.

Sirkler, o dişileşmiş/erkekleşmiş hallerin gezici halleri değil mi?: Gezen “hayvan” hapishaneleri: pardon eğlence yuvasıydı!

Woman Circus Performer Named Adjie Photograph

“bir delik, bir et parçası” [9] / her geçen gün “tecavüz” haberleri düşerken hayatlarımıza, hala nasıl bu ortaklığı kuramıyoruz:  “nasıl mezbaha, hayvanlara ve işçilere atıl, düşünmeyen, hissetmeyen nesneler gibi davranıyorsa kadınlar da tecavüz esnasında aynı şekilde atıl nesneler muamelesi görür… sonuç olarak et parçaları gibi hissederler.” [10]

… tecavüze uğrayan ve ölen/öldürülen/yaşamaya çalışan ve Nilayım, Pony isimli hayvanlar ie Pippa Bacca, “Ugandalı Jesca”, Güldünya isimli üçüncü sayfaya düşen/düşürülen kadınlar arasındaki fark ne? yani aramızdaki bir fark var mı?: “Kesilen nesneler kadınlar olduğunda kayıp gönderge, birdenbire görünür hale gelmişti”[11]

Sonuç itibariyle, doğrudan kesim olmasa da sirkler de mezbaalardan farklı yerler değildir:

6488_100226353326050_100000160565053_3360_3349758_n_0


dipnot imiş bunlar da;

[1] Elif Sofya, Dik Ala, s. 23.

[2] Ak, Behiç (2007) Uyurgezer Fil, Can Çocuk, İstanbul, s.

[3] Elif Sofya, Dik Ala, s. 45.

[4] http://hayvanozgurlugucevirileri.com/?s=sirk&submit=Ara

[5] Elif Sofya, Dik Ala, s. 89.

[6] G.Friedrich, Bruce, Hayvan Özgürlüğü: Sosyal Hak Bağlantısı, http://hayvanozgurlugucevirileri.com/2014/11/13/hayvan-ozgurlugu-sosyal-hak-baglantisi-3/

[7] Adams, Carol (2013) Etin Cinsel Politikası, Ayrıntı, İstanbul, s. 102-106.

[8] Adams, Carol (2013) Etin Cinsel Politikası, Ayrıntı, İstanbul, s. 107.

[9] Adams, Carol (2013) Etin Cinsel Politikası, Ayrıntı, İstanbul, s. 121.

[10] Adams, Carol (2013) Etin Cinsel Politikası, Ayrıntı, İstanbul, s. 122.

[11] Adams, Carol (2013) Etin Cinsel Politikası, Ayrıntı, İstanbul, s. 127.